5 Nisan 2020 Pazar

Yeni bir dünya düzenine doğru...




Boş sayfalara bakıp, parklarda oynayan çocukları, çığlık çığlığa zıplayışlarını düşünüyorum. Güneş terden alınlarına yapışmış saçlarına altın kıpırtsı gibi vuruyor. Kaydıraklardan peşpeşe peşbeşe kayıyorlar. Birinin eli burnunda, ötekinin sümükleri dudağının üzerinde hafif bir parlaklık yaratmış. Saçında tam 5 tane toka olan kız çocuğu oyuncağını salıncağa koymuş hızlıca hızlıca sallıyor. Bir anne bebeğini kucağında taşırken elini bebeğin seyrek saçlarında gezdiriyor. Doğumdan sonra daha karnındaki şişlik tümüyle geçmemiş. Deniz kıyısında paten yapan sevgililer sahilden gelen 1990'lar pop şarkılarından bir çeşni sunan uzun saçlı, yeni ısınmakta olan havaya ve güneşe rağmen siyah deri ceketli orta yaşlarındaki adamın "başlaaaamam biteceğini bile bile bu aşka başlaaamam" diye şarkı söyleyişine göz göze gelip gülümsüyorlar. Ben de bankta oturuyorum. Kulağımdaki kulaklığı boynuma almışım. Taze havayı yarı tıkalı burun deliklerimden soluyorum. Gözlerim güneşten kamaşıyor, kenarlarındaki kırışıklıkların daha da derinleştiğini, yüzümün güneşten hafif pembeleştiğini hissediyorum. Çimenler üzerinde gevşemiş uzanan insanlara, bir çocuğun fırlattığı ve şu an çimler üzerinde dönüp duran gökkuşağı renkli topuna bakıyorum. O sırada beyaz bir köpek sahibinin elinden fırlayıp topa koşuyor. Bir anne, sürekli baloncuk yapan köpük, balon ve sağlıksız plastikten yapılma oyuncaklar yapan adama kızgın bir ifadeyle bakıyor. Oğlu çoktan adamın arada bir yaptığı baloncuklar arasında kaybolmuş bile. Derken elime oturduğum banktan kıymık batıyor. Aldırmıyorum. Karşıdan kızım hızla koşuyor, kollarımı açıyorum ona sanki iki dakika önce sarılmamışım gibi hararetle sarılıyorum.
Öyle sıradan bir hayal, öyle yalın, öyle orta..

Salgın. Evde kalan şanslı azınlıktanım. Bir de dağdaki, ormandaki, sahildeki evinde kalanlar, bir de hiçbir şekilde evinde kalamayanlar var. İşe gitmese koronadan değil bu düzenden hastalanacak, dertten muzdarip olacak ve belki de yaşamını yitirecekler var. Bu hadiselerden 1-2 ay evvel 1 ay boyunca sol gözümün seğirmesinden tut da 20 yıl önce edindiğim ilk mail adresimin kendi seçimimle coronaaustrina oluşuna kadar her türlü negatif tesadüfün üzerinde zihnim dakikalarca gidip geliyor. Korkular, zihinde hiç tenefüse çıkmıyor.

El yıka. Belki saatte 20 kezi bulduğu bile olmuştur. Evde kişisel bakımını üstlendiğiniz yaş grubunda bir çocuğunuz varsa hem kendinizle, hem işlerle hem de çocuğunuzla uğraşırken sürekli kendinizi el yıkarken bulabiliyorsunuz. Neredeyse kanamak üzere olan sertleşen el üstleri, azan egzemalar.. Sosyal mesafe. Evde fiziksel bir uzaklaşma pek mümkün değil. Özellikle çocukla. Alt alta üst üste. Zaten çocuklar evde kaldıkça, minderler, yastıklar, yorganlar, örtüler yerlerde. Her yer parkur. Panik anne için her yer potansiyel virüs. Nesnelerden korkular. Damacanadan, kalemlerden, anahtardan, pencere kolundan, iş çantalarından... Her türlü nesne bir tehdit her türlü nesne bir yüzey. Her yüzey.. 3 gün, 5 gün, 17 gün... İnsan bir daha nasıl dışarı çıkar? Çıkar. Çıkacak. Çıkmalı. Al işte her şeye sosyal medya dediniz. Sosyal miymiş o sosyal medyalar. Ne kadar sosyaller? Sosyal ne? Tekrar düşünüyorum.

Tarih rahatlatırdı. Mikro ölçekteki sorunlara makro bakmayı öğretmişti. İktisat tarihi, insanlık tarihi, salgınlar tarihi... Salgınlar tarihine bakınca rahatlayamıyor insan. Okuyorum. Okuyorsun. Yok. Bir ufak umut bulurum okurken diyorsun. Yok. Her zaman seni teskin edenler de teskin edemez oluyor.


Ev halkından bir kişi bile dışarı çıkıyorsa- ki çıkıyor- tedirginlik yeniden başlıyor. Gün, grafik eğrilerine dönüşen binlerce hayatını kaybeden, hasta olan insan, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen çocuk youtube videoları, hadi bırak artık tableti, ellerini yıkadın mı, kızım elini ağzına götürme, gözünü kaşıma, bak yememiz lazım, kıyafetini makineye attın mı larla, pıs pıs pıs kolonyalarla, cırt cırt yırtılan kağıt havlularla, bip yapan ateş ölçer sesiyle, çamaşır suyu, domestos kokusuyla geçiyor.


Pek çok kadın gibi, evde kalmak iş yükünü de ziyadesiyle arttırıyor. Mesailer çocuğumuz uyuyana kadar bitmiyor. O uyusun diye gece yarısı 12de dahi beklerken, aman buna da şükür diyip kızsak bile vicdan muhasebesiyle başbaşa kalıyoruz. Üstelik de tam yatmadan evvel şöyle şeyler söylerse...
"Artık evde durmak istemiyorum. Arkadaşlarımı ve okulumu özledim. Ben vat ya merdivenle karşıki çatıya geçip oradan trambolinde zıplayıp aya çıkmak ve taş toplamak istiyorum" diyen kızım, evdeki oyuncaklarını "bize nasıl olsa kimse gelmeyecek, dağınıklığı da göremeyecek, çünkü hayatta virüs çıktı" diyor. "Hayatta virüs çıktı". Son günlerdeki cümlesi bu. Ya da "anne virüs geçince bana şunu alabilir misin?". Zaman ve mekan algımız tümden değişiyor.
Geçen gün şöyle bir öneriyle çıkageldi:
-Anne, artık herkes evinde sıkıldı ya.
-Evet..
-Bence herkes karavan alsın. Hem evde kalabilir hem de dışarıda olabilir.

********************************************************************

Bilinmezlik karşısında, sürekli okuyorsun. Sağlık kuruluşlarını, istatistikleri, dünya ekonomik forumunu, unicefi, tüm dünya kuruluşları hatta virüsün RNA dizilimini bile okuyorsun. Bu kadar çok "bilmek" mi insanı daha da panik yapıyor? Sayılar, dizilimler, kimyası, biyolojisi, dağılımı, projeksiyonu, matematik modellemesi.. Her yerden bir şey akıyor.
Daha bu salgın olayı çıkmadan, dünya çağında türlü felaket haberiyle yüzleşirken, insanlığın bu döneminin insan psikolojisi için çok zor olduğunu düşünüyordum. Kaldırma kapasitesi. Bir insanın yakınında, yöresindeki olumsuz bir haberi kaldırmasıyla, yalnızca farklı şehirlerdeki değil, tümden farklı coğrafyalardaki hatta dünyalardaki haberleri alıp zihninde işlemesi, bunları yorumlaması, bunlara yönelik duygulanımı kaldırabileceğimizin çok üstünde. Kırk yıl düşünsem bir yazıda Mustafa Sandal'a gönderme yapacağım aklıma gelmezdi ama şöyle demiş Musti (2020, s.202)
"Bugünlerde doksanlar yeniden gündemde. Bazılarının içinde hep bir özlem var ya, bunun esas nedeni bugün maruz kaldığımız bilginin ve buna bağlı olarak verdiğimiz tepkinin fazlalığı. İnsan beyninin yaklaşık 2,5 milyon GB hafızaya sahip olduğu tahmin ediliyor. Şu anda gün içinde ortalama 80 bin MB'lik bilgiye maruz kalıyorsak, muhtemelen bu rakam doksanlarda 10 bin MB kadardı. Bu bilgileri sindirme alanımız daha fazlaydı." Elbette, hayatın hızlı akışına, endüstri sonrası toplumlarda hızın ve riskin artışına dair çok sayıda çalışma var. Dileyen bunları da okuyabilir. Okumasına da gerek yok şu an içindeyiz zaten. Bütün o hızı, sistemi bir yandan sorguluyor, bir yandan da evden bile sürdürdüğümüz pek çok pratikle yeniden üretiyoruz.

Tüm bu kaosun içinde tüm bu olanları kaldırabilmek adına insan farklı pratikler geliştirdi. Bu pratikler de sosyal sınıflara göre farklılık gösteriyor.
Biri mizah, biri de yine nostalji oldu örneğin.. Sabahtan akşama kadar whatsapp kişilerimizle, gruplarımızda durumu ti'ye alan paylaşımlar dönüyor. Öte yandan kültürel belleğimizde yer etmiş imajlar, kişilere göndermeler.. Zeki Müren'li paylaşımlar, televizyonlarda başlatılan Türk filmi geceleri, Kemal Sunal'lar, Tarık Akan'lar, Müjde Ar'lar.. Geçmişin o "naif", "daha hiçbir felaketin uğramadığı" zamanlarına, "sevgi dolu" günlerine özlem.. Hulusi Kentmen çıkıp da "Ne virüsü yahu. Sarılın bakıyım çocuklar" dese, sanki her şey geçip gidecek..
Yoga yapanlar, meditasyon yapıp kendini rahatlatmak isteyenler, madalyonun diğer yüzünde de evinde dua ediyor. 
Bir de yalnızlığını örtbas etmek isteyen canlı yayıncılar, anlık paylaşımcılar, yemek yapanlar, youtuberlar, instacılar.. Hepimiz bir şekilde "canlı" olduğumuzu anımsatan, hayatta kalma stratejileri geliştirmeye çabalıyoruz.

Stratejiler, benim gibi günün çeşitli zamanlarını çeşitli korkulara ve üzüntülere ayırarak bir rutin kuranlar için pek işe yaramıyor ama elimizden geleni yapacağız...

Tüm kalbimle, sağlıcakla kalın...

Gözde Ç.



8 Ekim 2019 Salı

Dönüş

Sonbaharda yazmak adettendir. Bu mevsimin birbirini kusursuzca tamamlayan renkleri, yaprakların rüzgarla savruluşu, güneş ışığının düşüşü, hafif kapalı hava, erken batmaya başlayan güneş her yanıyla metafor doğuran bir mevsim..Veda, ayrılık, kopuş.. hep bu mevsime atfedilir..
Bugün bu kavramların aksi yönünde duran bir konu hakkında, dönüş üzerine yazacağım. Zihinsel ve mekansal bir geri vites...2002'den bu yana bir ayrılıp bir barıştığım eski sevgili gibi olan İstanbul'a, geçtiğimiz yıl bu zamanlarda geri döndüm. Hem de Türkiye sınırları içinde bu şehirle en çok karşılaştırılan, ne yazık ki hep İstanbul üzerinden ötekileştirilen ve varlıklarıyla değil yoksunluklarıyla anılan ve bu hiyerarşik söylemlerde hep kaybeden Ankara'dan... "Zavallı şehir Ankara", "İstanbul özleminin başkenti", popüler bir klişe olan "İstanbul'a dönmesi sevilen şehir" Ankara... Burada da zalim İstanbul yine yapacağını yaptı ve Ankara başka bir zaman diliminde yazı konusu olmak için aramızdan ayrıldı.
Burada zaten asıl konu karşılaştırmalı bir şehirler tahlili yapmak değil. Dönme işi. Dönüşün kendisi.

Hayatında dans ile tanışmış olanlar bir ayağının üstünde durarak sabit bir noktaya bakıp bir dönüş gerçekleştirmenin nasıl olduğunu az çok bilirler. Çalıştığınız salon neresiyse ya aynada/ ya duvarda ya da karşınızdaki insanda bir nokta tutarsınız. Eğer noktayı sabitleyemezseniz biraz baş döndürücüdür. Fransızca kökenli pirouette, Türkçe'de ise pürvet de denir bu dönüşe. Bir ya da birden fazla dönüş yapabilirsiniz. Son günlerde bu dönüşü düşünüyorum. Hareketi tamamlayabilmek için insanın hep temel bir başlangıç noktasına ihtiyacı var mıdır? Bedensel bir harekette olduğu gibi zihinsel bir harekette de, ya da göç gibi bir olguda da böyle bir başlangıç noktası ve geriye dönülmek istenilen ya da hep referans alınan bir nokta var mıdır?
Bu soruların cevabını bilmiyorum ama benim için bu nokta yıllardır İstanbul olmuştu. Güzelliğin, ilk gençliğin, kendi benliğini ve kişiliğini oluştururken aileyle kurulan sancılı ilişkinin, Üsküdar sahilinden İstanbul'u izlerken denizin üzerine kıpırdanan güneş ışığının, karmaşanın içinde bir çeşit kurulan düzenin, mahallenin, okulun, hislenmenin, geceyi ve aşkı düşünmenin altlık oluşturduğu bir referans ve dönüş noktası. İnsan ister ülke içinde olsun isterse bambaşka ülkelere kısa süreliğine ya da uzun süreliğine göç etmiş olsun sanıyorum ki böyle bir noktaya halen daha ihtiyaç duyuyor.
Bir şeyler yolunda gitmediğinde, özlem duygusuyla hatıralara sığındığında o hatıraların da mekansal bir boyutu oluyor ve gün geliyor kendinle ve yaşamla ilgili olmasını isteyip de olduramadığın ne varsa mesuliyeti bir şehirde olmaya ve olamamaya yükleyebiliyorsun. İşte böyle bir hikaye benimkisi.
Kısmi bir bağımsızlıkla başlayan Ankara'da öğrenci olma hali süresince, nasıl olsa okul bitince döneceğim meşrulaştırması nedeniyle dillendirilmese de yetişkin evrede İstanbul hep dönmek istediğim, içinde bulunduğum çözümsüzlüklere çözüm ve derman üreteceğini varsaydığım ve orada olsam başka türlü olurdu dediğim bir yerdi belki de uzun zaman. Ve nihayet geçtiğimiz yıl o şehre dönüldü. Oysa benim dönüşümü tamamlamaya çalıştığım süre içinde o duvarda/aynada/ insanda tuttuğum nokta çoktan kaybolmuştu. Baktığım noktanın coğrafi konumu aynı olsa da o noktanın içi zamanın delici matkabıyla delik deşik olmuş, rengi, şekli, her bir şeysi çoktan değişmiş ve halen de değişmekteydi. Bu durumda dönüşümü tamamlasam ve hareketim son bulsa da kafamda tuttuğum noktayı bulamamış olduğumdan referans noktama dönememiş oldum.  Büyüdüğüm semtten çok farklı bir semtte, farklı bir evde oturmaya başladım. Üstelik o semt yalnızca benim için değil, kentsel dönüşüm sebebiyle yüzlerce insan için de artık yabancıydı. Birbirine oldukça benzeyen, yan yana dizilmiş ilaç kutularını andıran balkonsuz binalar, pencereden bakınca görülen bina yığınları, sokakları kaplayan inşaat atıkları, tamamlanmamış, yarım bırakılan inşaatlar... Bildiğim semte gelince o da büyük oranda aynı kalsa da nüfusu gittikçe yaşlanmış, binalar yıpranmış, bakkal ve küçük işletmelerin yerini zincir marketler almıştı. Evimizin içinde yaşayan anne babamın yaş aldıklarını, kız kardeşimin yetişkin bir kadın olduğunu dönünce daha çok idrak etmiş, anne bile olmuş olsam da, hala insanların kafalarında "başka şehirde okumaya gitmiş evin büyük kızı" olduğumu bunca yıldır hissetsem de dönüşümle birlikte başka türlü bir şeye evrildiğimi hissetmeye başladım. Yıllardır kuruyemişçimiz olan M. abiyi son aylarında dükkanında görememem ve dükkanı başkasına devretmiş olabileceğini düşünmem de işleri iyice zorlaştırdı.
Yıllar geçmişti geçmesine, ve o yıllarda ben belki ayda 1 sonrasında da en fazla 3-4 ayda bir şehrimi ziyaret etmiş olsam da yine de kesin dönüş yaptığımda her şeyin aynı kalmasını beklemiş olmalıydım ki bu kadar etkileniyordum. Bu nasıl bir kafaydı.. Tam bu hislerle doluyken tesadüfi ve belki de bilinçli bir şekilde ayaklarım beni 7 yılımı geçirdiğim ortaokul ve lise eğitimimi aldığım okula getirdi. Okulun binasına ilk kez girdiğimde yanımda kızım vardı. Öğrencilik yıllarımda bir nevi maskotu olduğum bu okul da yıllar içinde büyümüş, tek bir yerleşkede faaliyet gösteriyorken yerleşkelerinin ve okullarının sayısını da artırmıştı ve büyük bir kurum olarak beni birlikte çalışmaya davet etti. Ve evet.. Şehrime dönüş yaptığım yetmiyormuş gibi okuluma da dönüş yapmıştım. Bu kez öğrenci değil çalışan olarak. Beni tanıyan öğretmenlerin/çalışanların varlığı, göz kenarlarında artan birkaç çizgiye rağmen tanıdık tebessümleri geçmişle bağlantı kurmama yardımcı oluyor olsalar da şimdi her şey çok başka türlüydü.

Nenemin artık hayatta olmayışı, evinin sokağından geçmeyişimiz, Kadıköy sokaklarının eskiden olduğu gibi haftaiçi akşam saatlerinde tenhalaşmayışı bilakis adım atacak yer olmayışı, Taksim meydanı, İstiklal caddesinin hali, İstiklal'e gidilmeyişi, İstanbul yerlisinin Ortaköy'ü turistlere bırakmış oluşu, Üsküdar iskele meydanının beton hali, Fikirtepe'nin acınası hali, babaannemlerinin muhitinin kentsel dönüşüm sebebiyle tanınmayacak hale gelmiş olması, o mahallede az sayıda kalan bahçeli evlerden biri olmaya çabalaması, bir zamanlar sırlarımı vermek için sarıldığım Karlıkbayırı'nda ağaçların kesilerek kafe yapılmış olması, kendimi bulmak için gittiğim nere varsa popüler bir yere dönüşmüş olması, şehrin yapısına bir türlü uyduramadığım gökdelenler diken gibi içimi acıtıyor. Kuşkusuz bunların büyük bir kısmı yalnızca nostaljik yakınmalar değil.. Bir şehrin dönüşümü yalnızca zamansal değil siyasal da..

Çok sevdiğiniz birini yıllar boyu göremeyip özleyip kavuştuğunuz anda yaşadığınız sorular bombardımanın altında kalmak çok güç bir duygudur. Bunu mekanlara, tüm yanlarıyla İstanbul'a uyarladığımda işler hiç de kolay değildi. Özlediğim gerçekten o mu? O hep böyle miydi? Yoksa o zaman da çok başka türlüydü de ben mi kafamda tüm bu özlemi yaşadığım için onu bu hale soktum? Çok değişmiş; ona ne olmuş? Ona ne yapmışlar? gibi sorular.. Biten ilişkilerin ardından hala kalbinizde bir sevgi kıpırtısı varsa yapılanlar gibi, hatıralardan tüm olumsuz yönleri çıkararak özlemeye devam edersiniz. Ya da gidip bir gün o kişiyle gerçekten yüzleşip elveda dersiniz. Bende böyle oldu. Ben dönüşümü tamamladığımda kendi hatıralarımdaki İstanbul'la yüzleştim ve ona hoşçakal dedim. Şimdi bu İstanbul'u da sevmeye çalışıyorum. Daha az sevilebilir olduğunu, daha "trend" olmaya çalışırken daha yapay, daha yüzeysel, daha kompleks, daha az çekici  olduğunu düşünüyorum ama  yine de sevdiğimi hissediyorum.
Dönüşümü tamamladığımda biraz sendelediğimi söylesem kötü bir dansçı olduğumu düşünmezsiniz değil mi?

Sevgiyle,

Gözde Ç. 

19 Haziran 2019 Çarşamba

Ankara günlerinden bir kesit

Sabahları, modern dünyanın katırı misali bir kolumda bilgisayarın bir kolumda yandan çarklı çantam Keçiören Gazino'da yokuş yukarı tırmanırken, 1.50lik boyuma fazla gelen sağdan ve soldan sarkan çantalarımla, uykusuz gözlerimi kaldırıp da yerden yukarı bakarken aklımdan tek bir kelime geçiyordu: ZOR. Bir de baktım ne göreyim 06 ZOR xx plakalı eski bir Mercedes. Pes doğrusu dedim o vaziyette o salak çantamın içinden bir de fotoğraf çekmek için telefonumu aramaya koyuldum. Ben telefonumu bulana kadar tesadüf arabanın sahibi geldi. Adamın nasıl bir zorluk içinde olduğunu anlamaya çalışmak eski Gözde'nin en büyük amacı olurdu ama o yokuş boyunca 37derece sıcaklıkta fotoğrafımı çekip işe doğru ilerlemeyi düşünecek kadar yüzeyselleşmişim. Fotoğrafımı çektim. Takdir-i ilahi dedim ilerledim. Şubat ayından bu yana önce yer altında bir yabancı, sonra kentin insanlarını inceleyen bir kaşif, sonra da o kentin insanlarına uzaktan bakmayı ve üçüncü bir göz olmayı bırakan bir ne?Ne olmuştum?
Boşver salla ya! Bu türden sorular sormanın da bir tarihi var.
Düşündüm de yolda hiç gülmüyorum. Kimse de gülmüyor. Gülümsemiyor. Sabah saatlerinde işe giden insanların doldurduğu metroda çocukların olmayışı da etken belki buna. Metro yolculuklarında kaydettiğim gözlemlerden birkaçı şöyle, 20 kişiden birinde bir LCW torbası, cep telefonuyla oyun oynayan insanlar, pembe, turuncu gibi parlak renkli kulaklığı olan az sayıda insan, kitap okuyan az sayıda insan, gazete okuyan hemen hemen hiç olmuyor. Bir keresinde bir bulmaca çözene kalem ikram etmem dışında kayda değer bir gazete okuyanı görmedim. Hadi dedim bari bir girişimde bulunayım akşam iş çıkışında Keçiören Gaizno'da Hacı Halim (? ) kuruyemişçisinden pamuk leblebimi yanındaki MİGROS'tan da gazetemi aldım metroya bindim. Keçiören-Çayyolu hattında ilk durak iyiydi klimalı klimalı ohhh gazetemi falan okuyorum çok havalıyım. AKM-Kızılay'da yine çanta, laptop bi de üstüne gazete derken nereye sıkışacağımı bilmeden o vaziyette tek bakabildiğim magazin ekine yöneldim. Yolculuğun son bölümü olan Kızılay-Çayyolu'nda ayakta giderken söz konusu eşyalarla gazeteyle cebelleştikten sonra tüm sayfalar bi yere dağıldı üstelik ellerim de karardı. Allah bilir metrodan çıktığımda da yüzüm gözüm is içindeydi. Yok dedim bu iş benim harcım değil en iyisi ben paşa paşa kitabımı okuyayım. Zaten spotify paralı, bizi de iki paralık etti aile üyeliği yapacağız diye, çoluk çocuk derdinden telefona müzik de yükleyememişim artık metro müzisyenlerini dinlerim. Haftada iki kez İzmir marşı, bir gesi bağları falan dinler yoluma bakarım dedim. O da olmadı. Çıkışta Yunus Markete giderim diye kendimi heyecanlandıracak halim yok. Önce insanlar metroda otururken ellerini nasıl tutuyorlar diye izlemeye koyuluyorum: ellerini ortada buluşturanlar, kollarını birbirine dolayanlar, ellerini dizlerinin üstüne bırakanlar, eli çenesinin altında uyumaya çalışanlar, ellerinde torba tutanlar, dosya tutanlar, kitap tutanar, telefon tutanlar... El ele tutuşan yok.
Yanyana oturup da konuşanlar var mı diye bakıyorum o da nadiren denk geliyor. Geçen gün konuşmaya dikkat kesileyim dedim o da şansıma öss sonrası tercih sendromunda birbirine girmiş bir aile denk geldi annenin 2 dakikada bir yok yok ben artık ilgilenmeyeceğim ne biliyorsanız yapın'dan ver şunu bakıyım diye tercih formunu elini alan duruma geçişi arasında bana bakmasından ürktüm başımı yere indirdim.
Şubat'tan bu yana CÖY'ün kitapları elime geçtiğinden midir nedir ha bire erkek yazarların erkekleri anlatan romanlarına denk geldim. Bir kadın yazar özlemidir geldi. Erkeklerin sesinden de sıkıldım. Boğucu sıcakata ne beni keyiflendirebilir diye çok kısa bir süreliğine gün ışığını gördüğüm yer olan AKM durağında çevreye bakınıyorum inşaat alanı gibi görünen ortamda tek canlı şey olan salkım söğüte tutunayım diyorum olmuyor. Çayyolu'nda indiğim durakta, lüks sitelerin altında hala akmaya çalışan, su kenarı bitkileriyle kendisini göstermeye çalışan "çay" kadar çaresiz hissediyorum bazen kendimi. Oysa zor değil benimki...

DEMİŞİM--- geçen yıl, yaz olmalı..
Bu yazıyı da yarım bırakmışım ama şimdi okuyunca, Ankara özlemi de gelince bir an paylaşayım dedim.

Sevgiler Ankara
Gözde Ç.

20 Mayıs 2019 Pazartesi

İhmal etmiştim...

I

Kırmızı üzerine çizgiler çektim
sonra fosforlu kalemlerle geçtim üzerinden
yokluğunu iyice ezberledim
bir dahaki müsamerede mikrofonla söyleyeceğim

seramik küpelerimi kırdım
avuçlarım arasında
ebruli renkleri darmadağın oldu
parmaklarım kesildi uçlarından
maviler kırmızılara boyandı
yeşiller çamura
boncuklar dolap kapaklarından savruldu
evren bir daha oluştu tozdan
ben bu kez doğmadım
kısmetimde yokmuş

sonra başka biri doğmuş benim yerime
kırmızı değil pembe severmiş
içine biraz masumiyet katmışlar anlaşılan
üstüne bir kelebek konmuş
bir tuhaflık var demiş pembeli
kanatları gri
parmağının ucuyla dokunmuş ürkek
kanatları tuzla buz olmuş

II

Uyuyormuşum meğer
yastıktaki saç tellerimden anladım
yastığın sağ tarafı ıslak
nemlendirdi avucumu uykudaki korkum
oturduğum yerden doğruldum
ilk iş geceden kalan çoraplarını aldım
top top
söylendim ezbere
ezbere ezbere ezberecesice
sonra üç çorap giydim külotlu
hepsi de yırtık çıktı
seninkileri kirliye benimkileri çöpe attım
etek değil pantolonumu kaptım
dolap kapağını bu kez kıçıma çarptım
şimdi de pantolona delik açtım
dursana daha yüzümü bile yıkamadım

deliğin üstünü örtsün diye bluz aradım
uzun bluzum yokmuş depoyu açtım
hurçları savurdum
koliyi açtım
pembe bir kazak buldum
kırışıklarından Ankara haritası yaptım

III

Oturuyorum buz gibi deniz
Oysa böyle miydiniz?
Kola, Fanta, Bira, Sprayt vaaaaar dı
söylerdiniz
tam oturduğunuzda şezlong kırılıp da sırtınız boşa gelse
kahkahayla gülerdiniz

söylemeyin boşuna klasiklerin şansı yok plajda
polisiye gider burda kum ılık bile olmasa da
yok canım ne münasebet tek gelmedim
güzel yer kapayım derdindeyim
o yüzden tek havlum
siz bunları boşuna dert etmeyin

olur mu canım kimse olmaz
siz görememişsiniz çoktan başladı yaz


Gözde Ç.



22 Eylül 2017 Cuma

sonbahar suyu

üzüntünü iç bir bebek su bardağından
sakın üstüne dökme
üstün üzülür
bir yudum aşk kalmasın
arkandan ağlar

ya da vazgeçtim
dinlemiyor musun sözümü
fırlat bardağını yere
saçılsın
üstün başın
yer gök
damla damla üzülsün
ayağın kaysın üzüntünün üstünde de gör

sakın ağlama
al sana yeni bardak
bak hem mavi
hem boncuk gibi
maşallah
hem büyükler içer bundan
elinde tutup da yürüme
kırar üstüne düşersin sonra
yüzün gözün uf olur

elinde tut üzüntünü
içmeden gez
başucuna koy
gece kalkıp içersin
tozların altından
yudum yudum
damlalar


Not: Şarkılara bakıp da ne kadar "üzgün" olduğunu söyleyen varmış deyip, Joel Legget diye bir sanatçıdan "Honey, I'm sorry"şarkısını dinlerken...

İkinci Not: Anneliğim böyle değil. Beni yargılamayın ;)


25 Aralık 2016 Pazar

Biricik kızıma....

Canım kızım Ayda,


Geçen yıl bugün, bu saatlerde, kapıda bavulum, içimde heyecan, karnımda sen vardın.. Bir gece sonra karnımda değil, yanımda uyuyacak olmanın düşüncesi beni hem şaşırtıyor, hem de çokça kez dinlenilip de uykusuz anlarda sürekli kafada dönüp duran şarkılar gibi aklımdan çıkmıyordu. Tüm bunlara rağmen, o gece evde olan, baban, anneannen, teyzen ve dedenden inanılmaz bir biçimde rahattım. Sabaha karşı, soğuk, hatta buz gibi Ankara'ya uyandığımızda susuz kalacak olmanın verdiği kaygı dışında bir endişe duymuyordum. Oysa babam bile, hamileliğimi sanki hamileliğimin son günü dehşetle farketmişçesine benim bir anne olacağıma halen inanamıyordu. Sanıyorum hastanede ameliyat önlüğünü giyip de onların yanından, sana kavuşmak için ayrıldığımda artık tamamen farketmişlerdir. Hatta anneannen öyle bir farketti ki seni kucağıma aldığım ilk saatleri, o da heyecandan  bayılarak acilde geçirdi. Görüyorsun işte Ayda bugünün yıldızı bile ben olamadım (!) Emzirme hemşiresinin seni kucağıma çırılçıplak verişi ve aman ha iyi bak, bir daha anlatamam, bebeğin emme gücü kuvveti yerinde, ememezse senin suçun deyip gidişi dışında bir olumsuzluk hatırlamıyorum. Şu an gözümün önüne gelen, sağı solu şeffaf bir beşikteki uyuyuşun, hastanede geçirdiğimiz iki gece boyunca babanın oturduğu/uzandığı yerden en ufak sesinle, dizlerini bile kırpmadan zıplayışı, hastanenin verdiği üzüm hoşafının tadı, minik ellerin, babanın gözlerin rahatsız olmasın diye cep telefonunun feneri ve pet şişe kullanarak yaptığı süper fantastik gece lambamız, seni emmek için uyandırmaya çalışırken çok tatlı yabancı uyruklu gece hemşiresinin emebilmen için "haydi bakalım uyan, sofrada uyumak olmaz" deyişi... Şimdiye kadar yazdıklarım benim hikayem- ki ben bir yıldır elime kendi hikayemi yazmak için kalem almadım. İlk defa bu kadar uzak kaldım yazmaktan. Çünkü ben 1 yıl boyunca, her gün, her an seni yazdım, seni çizdim, seni boyadım, seni okudum kızım. Ben böyle bir şiiri daha önce hiç okumamış; hiç yazmamıştım. Oysa hepimiz bir anneden doğuyoruz dünyaya ve dünyaya gelen büyüyor teyzelerin dediği gibi. Fakat işte, nasılsa bu hadise dünyanın en sır
adışı olgusuymuş gibi yaşanıyor. Ben bu 1 yıl boyunca sanki tüm bildiklerimi unuttum da yeniden öğrendim. Her şeyi seninle yapmayı... Sağ elimi, sol elimi, sağ kolumu, sol kolumu, ayaklarımı, bacaklarımı, daha saymayayım işte tüm vücudumu, ayağa kalkmayı, ayakta durmayı, yürümeyi, güçsüz sandığım sol kolumla seni tutup sağ kolumla her işi becermeyi, mesafeleri, genişlikleri, darlıkları-bir arabanın arka koltuğunda hooop emzirmeyi, türlü şekle girerek alt değiştirmeyi, uçak koltuklarında kucakta seninle gitmeyi, 30000 fit irtifada emzirirken yandan gelen suyu içmeyi, hastanelerde genellikle sakin bir insanken sana aşı yapılırken veya kan alınırken panikten ölmemeyi, hemşirelerin siz dışarı çıkın lafına uymayı, evin içinde birlikte emeklerken yerleri, köşeleri ve eş zamanlı olarak telefonla konuşmayı, yatakta asla dönmeden uyumayı, 15 dakikada bir uyuyup yeniden dalmayı, sabırlı olmayı- saatlerce evden çıkmadan durmayı, haftalarca senden ayrı bir saatim bile olmadan kendim olmayı, dünyanın içinde bulunduğu berbat ve çok acı koşullarda bir anne olarak selim kalmayı... En çok da sevmeyi öğrendim kızım ve belki de şükretmeyi..
Peki ya ben? Hep kendini anlatıyorsun diyeceksin?
Sen, yazının bu kısmını yazdığım şu saatlerde (sabah 08:53) doğmak için hazırdın ancak bunu bilmiyordun. Birazdan doğacaksın. İlk önce siyaha yakın koyu renkli saçlarını göreceğim sadece. Sonra seni götürecekler. Seni görmek için dakikaları sayacağım.
Babana, babaannene benziyorsun. Hatta babanın küçüğüsün. Hep istediğim gibi çekik gözlüsün. Çok tatlısın.
Bir noel bebeğisin. İlk yılbaşını da 2016'da yaşadın. Teyzenin aldığı özel bir elbisen bile vardı. Ailecek birlikteydik.
Çok çok 1 hafta 10 günlüğüne geniş ailemiz yanımızdaydı. Sonra sen ben baban kaldık. Sana alıştık.. Çok huysuz bir bebek değildin, birinci ayınla 40. günün arasında huzursuz gecelerin oldu. İlk günler seni hastaneye kilo kontrolüne götürmemiz ve özellikle bir gün çok ağlaman dışında ilk ayın zor geçmedi.
Baban da işe başladıktan sonra seninle ben 2. aydan itibaren yalnız kaldık. Emip uyuduğun için bu dönemde senin için bir fotoğraf albümü bile hazırlayabildim. Tek derdim evde zaman zaman sessizlikten ve yalnızlıktan sıkılıyor olmamdı. Sonrasında giderek evin içinde uyuduğun yerler, uyku sürelerin, yeme içme alışkanlıkların değişti. Fakat birlikteliğimiz değişmedi. Hala sen ve ben müthiş bir ikiliyiz. Her ne kadar beni mutlu edecek yüzlerce şey yapsan da ve her an beni şaşırtsan da gerek anneliğin, gerek evde alışmadığım kadar zaman geçirmenin ve henüz iş hayatına dönmemiş olmamın, gerekse ülkemizin içinde bulunduğu vahim sebebiyle zaman zaman mutsuzluğa ve umutsuzluğa kapılıyorum. Fakat inan bana, kendimi toparlamak konusunda epey hız kazandım. Seninle ben her geçen gün büyüyoruz! Neyse ki ben sadece yaşlanıyorum ve vücut itibariyle eski halime neredeyse döndüm.

İşte senin fiziksel gelişiminin mihenk taşları:
Sağa sola epey erken döndün. 3 bilemedin 4 aylıktın. Ama yine de favori uyku pozisyonun sırt üstüydü ve hatta o yüzden kafan düzleşti diye endişe ettik Neyse ki şimdi düzeldi.
İlk dişin 6 aylıkken çıktı. Şu an 4 üst 4 alt olmak üzere 8 dişin var. Vuhuuu süper hızlısın Ayda! İlk başta üst iki dişin çift çıktı ve araları boşluktu. Pek şanslı olacağına inanıldı. Dişlerine bayılıyoruz.
7 aylıkken kendi kendine güzel güzel oturuyordun.
10 aylıkken tam olarak jet hızıyla emekliyordun. Bu gelişmenin üstüne anneannenlerin iki katlı evine gitmemiz de işleri bi hayli zorlaştırdı.
11 aylıkken tutunarak ayakta durmaya başladın. Şimdi ise sıralıyorsun. Televizyon ünitesinin favori alanın olmasına şaşmamalı.
Doğumundan bu yana çok "cool"-havalı- ve ciddi bir kız olmana rağmen süper hızlı ve hareketlisin. Bu nedenle ana baban olmamıza rağmen seni adamakıllı bi kucağımızda sevemedik. 30 saniye içinde yere inmek istiyorsun.
İlk sözcüklerin "haydi" ve "ayda" ve anneydi. Di'li geçmiş zamanla söylüyorum çünkü çok erken bu sözcükleri söyleyip (galiba 6 aylıktın) bizi ve doktorunu şaşırtmana rağmen şimdi kafana eserse söylüyorsun. Bir ara her şeye Ayda diyordun. Şimdi oyuncaklarına kendini tanımak için ;) İyi ki kolay söylenen bir isim koymuşuz.
Her ne kadar zor gülen bir bebektiysen de kahkahaların kimse de yok. Valla herkesi inandırmak için videoya bile çektik kahkaha attığını. Ama ben yine de senin o Mimar Sinan Modern Dans Bölümü öğrencisi kılığını yerim!
Israrla sana hoşgeldin paşam diyen manav ve kız mı bu diyen teyzeler amcalar, bizim kızımız çekik gözlü bir tatlılık tamam mı!


Yeme içme alışkanlıkların: 

Pek iştahlı değilsin, anne sütü favorin. Yer zaman senin için farketmez. Ancak emdiğin en ilginç yer Alaçatı'daki çok tarz bir kafe olan Kûlt adlı bir kafeydi ve saat gece 11.30 civarıydı. Orada ne işiniz vardı diyebilirsin. Ne yapalım seninle ilk tatilimizdi, kaldığımız otelin bahçesinde düğün vardı  ve gürültüden uyuyamazsın diye bulduğumuz çözüm de anlaşılan o ki pek mantıklı değildi. Yanından araba bile geçen dar sokağın ortasında aşırı tarz koltuklarımızda oturup (o kadar hip ki menüsü bile kopartılmış koli mukavvasından sen düşün) yan taraftaki sinema yönetmenlerinden oluşun grubun sohbetine kulak misafiri olurken, acayip bitkilerin karışımından oluşan soğuk çaylarımız tam da yeni gelmişken... Önlüğümü çıkardım ve üzerinme gelen araba farına rağmen analığıma devam ettim. Bu da böyle bir anımız işte. Diğer favori yiyeceklerin zaman içinde değişti ancak ağzını açtığın yemekler arasında büyük büyük babaannenin tarhana çorbası, yoğurtlu çorba, palamut ızgara ve ben hayatımda hiç yumurta yemediğim halde yumurta yer alıyor. Haa unutmadan her sabah sana yumurta yedirmek de benim için önemli bir adım oldu. Yumurtadan tiksinmemeyi-hala çabalasam da- bu yaşımda öğrenmiş oldum. 5 aylıkken yoğurdu kendi kaşığınla yemeğene rağmen şu an dudağına deyse ağlıyorsun. Kendi kaşığınla hevesle yemek yemeye başlamana rağmen şimdi kaşığı görünce çoğunlukla kafanı çevirmen harika!

Seyahatlerin:
3. ayından itibaren seyahatler başladı. Aslına bakarken sen en büyük ilk seyahatini benim karnımdayken yaptın. Made in USA bi bebek olduğun için daha miniminnacıkken New York'tan İstanbul'a oradan da Ankara'ya uçakla geldin.
Sonrasında birkaç kez İstanbul'a gitmem dışında, sen karnımdayken bir de Bodrum'a gittik.
Doğumundan sonra gittiğin iller bu 1 yıl içinde(sırasıyla)  İstanbul (ilk gidişin 3.ayındaydı), Afyon (4.ay), Zonguldak (4.ay), Kuzuluk-Adapazarı (5. ay) , İstanbul (6. ay), Ilgaz (Çankırı)  ve Kastamonu (7.ay), Çeşme- Urla-İzmir (8.ay), İstanbul (10 ve 11. ayında)
Kullandığın taşıtlar: araba, İstanbul sarı dolmuş, vapur, uçak (toplu taşımamız Ankara'da kötü olduğundan henüz Ankara'da metroya ya da otobüse binemedin)

Müzik zevkin:
Ayda'cığım, doğmadan evvel latin ezgileriyle kıvıran sen, doğduktan sonra müzik konusunda farklı tercihlere sahip oldun. Önceleri anneannenin katkılarıyla bombilibilibom ve samanyolu ve oy tombulum tombulum şarkılarını sevdin ve klasik ninnilerle uyuyacağına gülüp kahkaha attın. Sonradan sevdiğin şarkılar sırasıyla kırmızı balık, babanın katkılarıyla bir yıl boyunca popüler olan Türk popunun temsilcilerinin seslendirdiği güzide (!) eserler (uzun lafın kısası, okyanus, sığamıyorum, tatlıyla balla, cevapsız çınlama). Benim çabalarımla farklı eserlerle tanışma fırsatın olsa da ve klasik müzik eserleri olan müzikli kitaplara bayılsan da dans etmeni ve alkışlarla eşlik etmeni sağlayan genelde bu şarkılar oluyor. Müzik konusunda Selami deden de bağlamasıyla  katkı sağladı ve seni türkülerle tanıştırdı. Onlara gittiğimizde bağlamayı gösterip çalmasını istiyor ve en çok bir mumdur, iki mumdur türküsünü seviyor ve dans ediyorsun. Kulağının ayırt ettiği ve hangi odada olursan ol duyduğun yere gittiğin sesler arasında Kalben (Haydi Söyle) Haluk Bilginer ve hadi baba kamu spotunun piyano sesi var.
Bu konuda seni yetiştirme çabamız babanla benim çocukluk orglarımızla devam ediyor. Baban yaslı gittim şen geldim ekolü olsa da ben yeni eserlerle her zaman karşındayım. Yine bir gülnihal falan (!) Blok flüt de cabası. Anneannen, ben ve baban trio bile yaptık. Hatta Süper babayı bile çaldık yeteneğimizi sen düşün.

Yüreğime indirdiğin anlar:

Ahhh keşke olmasaydı ama sanıyorum en büyük korkumu aynı yatak üzerinde olmamıza rağmen gözümün önünde saniyeler içinde balıklama bir şekilde yataktan düşmen sırasında yaşadım. Emeklemeye ilk başladığın günlerdi. asla ve asla altını değiştirirken durmuyordun ve seni en az 6-7 kere kaçışından geri döndürüp bezini ancak bağlayabiliyordum. Yalnızdım ve sen ağlamadan saniyeler önce şok içinde tavana bakarken aklımdan oldum. Senin ağlaman bitip de benim ağlamam durmadığında benim ağlamamı komiklik sanıp gülmenle bir nefes aldım fakat kalbimin atış hızı saatlerce normale dönmedi.
Bunun dışında iki kez sebepsiz yere nefesin kesilerek ağladın. Artık bilmiyorum bebeklere görünen şeylerden mi (!) ;) yoksa haftasına çıkan dişlerinin acısından mıydı
Bir kez de İstanbul'da ilacını içmemek için kaçarken dengeni kaybettin ve dişin dudağını kesti. Olayın ne olduğunu fark etmeden hemen önce ağzından kan geldiğini görünce ve eş zamanlı olarak nefesin kesilerek ağlaman ve Zeki dedenin, anneannenin ve teyzenin sana dar alanda ilaç içirdiğimi ve her şeyin bu yüzden olduğuna dair gazabını işitince de bir kez daha yüreğime indi. Allahım beterinden korusun.  Senden çok benim ağlamam baban için çok zor oluyor.

Günlük eğlencelerin:

Çamaşır sepetinde sallanmak
Salıncağa binmek
Camdan bakıp kuşlara gülmek
Çamaşır demirine çorap asmaya çalışmaca (evet doğru çok çamaşır asıyoruz)
balkon kapısının camına vurma ve dışardaki rüzgar güllerine üfürerek döndürmeme bakma
çekmece boşaltmaca
annenin "hayır"larını sırıtarak sınama
sehpalardan oluşan tünelden geçme
buzdolabının içinde vakit geçirmece
buzdolabı üstü magnetlere bakmaca ve alıp atıp kırmaca
annenin çeşitli şarkılara klip çekmesini izlemece

Şu an için sevdiğin oyuncaklar/nesneler
tüm kitaplar (bir numara)
müzikli kitaplar (özellikle)
her ne hikmetse tez notlarım ve tez okumalarım
Zeki dedenin aldığı winnie the pooh
panda
babanın NY'ta sevgililer gününde aldığı "I wanna kiss you all over" şarkısı söyeleyen yeşil kurbağa (wuhuuu)


İşte şimdilik böyle. Bu yazıyı bile tamamlamam 24 saatlik bir süreci kapsıyor. Şu an 25.12.2016 ve 00.37. Dün bu saatlerde yazmaya başlamıştım. Az sonra uyanacağını düşünüyorum. Yine o eşsiz kokunu içime çekeceğim. Geçen yıl bugün bu saatlerde çok soğuk bir kış gününde Gazi Hastanesi'nin biraz kirli biraz buğulu camlarından dışarıyı göremiyor; biraz sırt biraz dikiş ağrısıyla gözlerimi kırpmadan seni izliyordum. Baban ise karşımdaki koltukta öylece duruyor her isteğime koşuyordu. İlk gecemizde üçümüzdük ve ara sıra gelen hemşireler geceyi ve odanın ısısını bölüyordu. Bir de senin ışığın. Ay ışığım benim... Geceyi aydınlatanım. Seni seviyorum Ayda'm; ponçiğimiz, zeytinimiz... İYİ Kİ DOĞDUN!

Annen Gözde Ç.

19 Nisan 2015 Pazar

US-NRA*- New Yorker Olmaya Giriş 101 finali

Sabahleyin, kağıttan stor perdelerin üzerine iki blok ötedeki binanın sınırlarının yansımasına eşlik eden bülbül sesleriyle uyandım. Bir gün öncesinin günbatışında birbirleriyle konuşan kuşların gözlerimi huzurla dolduran neşesi, gün doğumunda, kalbimde tatminkar bir kıpırdanmaya dönüştü. New York'u bırakacağımız kesin dönüş tarihimiz her geçen gün daha da yaklaşıyor. Bu son ayımızda bu zamana kadar, Türkiye'den kilometrelerce uzakta olmamıza rağmen gölgesini taşıdığım sıkıntılar, öfkeler, yılgınlıklar, yorgunluklar ve isteksizlikler yerini yaklaşmakta olan ayrılığın tanıdık ancak bilinmedik hüznüne bırakıyor. Pencereden sızan ışık, metrodan indikten sonra "evimize gelmiş gibi olmamız", marketlerden yapılan alışverişler, çıktıkça bitmeyen dar ve kirli apartman merdivenleri, asla silinemeyen yukarıya doğru açılan pencerelere karşı duyduğum takıntılı hisler, evdeki iki kilimin üzerindeki şekiller, kapısının yarısı açılan gömme dolap ayrı bir kişiliğe bürünüyor.

Şansımıza çok ağır yaşanan iki kışın ardından, o asla yeşermeyecek gibi görünen ağaçların, birkaç gün içinde en güzel parfümlere dönüşmesi, yenilebilir bir bahçede yürüyor hissi veren lezzetli kokuları, siyah paltolarından kurtulan kadınların ve adamların engin bir çeşitlilik içinde kuaför salonunda karıştırılan moda dergilerindeki sayfalardan çok daha ilham verici olması şüphesiz ki çoğunlukla ilkbahardan. Bu en sevdiğim mevsimin, canlılığından, renklerinden, kokularından ve gökyüzüne verdiği eşsiz gün ışığından.. Ancak, New York Şehri'nin rolünü es geçemeyeceğim.

Son iki haftadır yoğun bir şekilde eğer "New Yorker " yani New York'lu diye bir şey varsa hakikaten onun giriş dersini vermişim gibi hissediyorum. Dün, sanki sokaklarda başka türlü yürüdüm, kütüphanedeki güvenlik görevlisine muhabbet açtım. Bugün, dönüş yakın diye hiç yapmadığımız turistik aktiviteleri yapalım diye çıktığımız sokaklardan banklarda oturarak, bahçelerde çimlere uzanıp topla oynayan çocukları izleyerek, akşamına da rastgeldiğimiz film festivalinin ücretsiz açık hava belgeselini izleyerek döndük. Yaşadığımız şehirde seyahate çıkmış gibi hissetmemize rağmen, bana kalırsa New York bizi yabancı görmüyor, biz de onu görmüyoruz. Burada uzun uzun kışlar geçirmemize rağmen, New York sanki, yaz tatilinde tanışıp, ayrılacağını bile bile aşık olduğumn; ama yaşadığım şehre döndüğümde asla aynı olmayacağını bildiğin ve sana kişisel bir olgunluk getiren ve derinleştiren bir sevgili gibi..


Öğretmeni olmayan bu derse başlarken çok heyecanlıydım. New York'a ve hatta Amerika'ya yaşamak için gelen pek çok insanın, çokça olumlayıcı pek çok önyargı içeren tutumlarını taşımıyordum. 20'li yaşlarımın başında, Yakup Kadri'nin Senihası'nın hayatını düzeltmek için Avrupa'ya gitme sevdasının Amerika versiyonuna da tutulmamıştım. Evet, içinde bulunduğum neredeyse her şeyi bırakmayı çok ama çok istiyordum. Öğrenim hayatımın son 3-4 yılı içinde sıkça dillendirdiğim hatalı doktora kararından, onun sonuçlarından, istediğim kişi olamamanın verdiği sorulardan ve çözümsüz yanıtlarından... Fakat New York'a benim değil, Ö.'nin yapacağı bir şey için geliyor olmamıza rağmen, içimde varolduğuna inandığım ve bu zaman kadar çıkması için ya doğru yerlerde olmadığıma ya da doğru insanlarla karşılaşmadığıma dair bir inanca kapıldığım, yaratıcılığın, ortaya çıkacağına dair bir umudum vardı. Elbette, maddi manevi türlü kaygılarım vardı buraya gelirken. Bunların pek çoğu "yerliymiş", pek çoğu da yersiz.
Geçtiğimiz aylarda, Amerika'da yaşayan, Türkiye'den gelen bir kadının yazısında da okuduğum gibi, hiçbir şey gezi kitaplarında tasvir edildiği gibi değil, bırakamadıkların hep peşinden geliyor, bir mekana ait olma hissini yeniden sorguluyorsun ve en çok da sen uyurken, bu yedi saatlik farkla dünyayı deneyimleme sürecinde sevdiklerine bir şey olursa kaygısını taşıyorsun. Dediğim gibi kaygılarımın bazıları ne yazık ki gerçek oldu. Ben buradayken ve hatta baharda parkta yürüyüşe çıkmışken, nenem ayrıldı bu dünyada. Oysa ben o telefonu elime alana kadar, ve bir facebook postundan öğrenene kadar gittiğini. Hala bu yüzden, sanal geliyor ölümü.  Ailemizden bu iki yıl içinde başka kayıplarımız da oldu ve biz her defasında "sonradan" öğrendik ve üzüntü duyduk.
Fakat, tüm bunlara rağmen, bazen hangi yılda olduğumuzu unutacak kadar, bir masalın içinde yaşıyormuş gibi hissediyorum ve bu masal kitabımı başka çocuklar okusun diye bağışlayacağımı da biliyorum. Son on yılımı ikişer senelik dilimlerde farklı şehirlerde veya farklı muhitlerde geçirdim. Son 10 yıldır İstanbul hasreti çekiyorum, hala da bitmedi. Ancak, aidiyet ve ev kavramları gittikçe bulanıklaşırken, insan yoğun yaşanan duygular ve mekansal duygulanımlar üzerinden yeni aidiyetler inşa ediyor diye düşünüyorum.
Böyle hisler içindeyken buranın bana kattıklarını/ öğrettiklerini düşünüyorum.
Zaman zaman çalışmayan trenleri, tıpkı Metrobüse gibi yolculuk ettiğiniz tıklımtıkış yolculuklarına rağmen, işleyen bir sistemin varlığının, günlük hayata dair sıkıntıları ne kadar azaltabileceğini,
Yerel yönetim denen yapılanmaların insan hayatını çok büyük bir şekilde etkilediğini ve yerel yönetimin "insani" olabileceğini,
Binaların egemenliğinde olduğu önyargısıyla geldiğim bu şehirde, hayatımda ilk kez doğanın döngüsünü her yönüyle yaşayarak, insanın hayatında bir ağacın, topğrağın, bir çiçeğin, bir kuş sesinin ne kadar gerekli ve yeri doldurulamaz bir mucize olduğunu,
Tüketim ve pazarlama konusunun boyutlarını ve bir o kadar gelir eşitsizliğinin vardığı noktayı
sosyal bir devletin yokluğunda yoksulluğu, dünyanın en iyi tedavilerinin uygulanabileceği bir memlekette insanların bu tedaviye erişimin bir o kadar kısıtlı olduğunu,
bir cent in bile değerli olduğunu,
Bir zaman makinesi olsa 1930'ların Türkiye'sinden 1930'ların New York'una gelmeyi isteyebileceğimi,
New York sokaklarında kedilerin olmadığını, köpeklerin kışın ayakkabı giydiklerini,
Asya kökenli bebeklerin aşırı tatlı olduklarını, Çin yemeğinin çok ucuz olduğunu, Harlem'in sokaklarında "hayat" olduğunu, Güney Amerikalıların ve siyahların halen gelir dağılımında ve toplumsal hayatta beyazlarla eşit koşullarda olmadıklarını,  siyahlar olmasa New York'un asla "New York" olamayacağını, bu kadar ekonomik gelişmişliğe rağmen, hizmet sektöründe halen eski yöntemlerin uygulandığını, kart ve bilgi hırsızlığının çok olduğunu,
New York'un sokaklarının asıl sahiplerinin hamam böcekleri ve fareler olduğunu,
İnsanın yaratıcılığının takdir edildiğini, bayramların, etkinliklerin yalnızca pazarlama için olmayabileceğini, insanların bu etkinliklerde kolektif hareket edebileceklerini,
hayır işlerinin daha çocuk yaşta pratikler arasına girdiğini,
insanların insanlara önceden belirlenmiş sınırlı zamanlarla vakit ayırdıklarını, ayaküstü edilen beş dakikalık sohbetler için dahi karşıdaki insana teşekkür notu gönderilmesi gerektiğini, ve tabii teşekkür kartlarını,
üniversite konutlarında oturmamıza rağmen, her apartmanda en az bir deli olduğunu,
epey yangın çıktığını bu nedenle itfaiyeye ve itfaiyecilere duyulan abartılı hayranlığın yersiz olmayabileceğini
daha bir sürü şey işte..
Burada biz bir günü kapatırken, siz yeni bir güne uyanırken, yerlere piknik örtülerini serip veya sermeyip kırlarda uzanabileceğimiz, bir ağacın çiçeklerinden gelen kokuyu içimize çekebileceğiniz, ve çimlerde otururken ne kadar berbat bir yönetimin, eğitimin, hizmetin ve siyasetin içinde olduğumuzu konuşmayacağımız ve uzanırken etraftan, fısıldaşmalar, öpüşmeler, kuş cıvıltıları, kardeşlerin neşeli oyanşma seslerinin geleceği ve bir ağaç gölgesi bulmak için saatlerce yollarda sürünmeyeceğimiz günler diliyorum. Gönülden istiyorum.

Kalın sağlıcakla,

Gözde Ç.

* US: ABD
NRA: Non-Resident Alien -Amerika Birleşik devletlerine öğrenci veya öğrenci ailesinden biri  olarak geldiğinizde sizin için kullanılan tanımlama-