26 Eylül 2010 Pazar

Kız kardeşim kayboldu: bir yazdan hatıralar



Çekildiğim bir fotoğrafa bakarken hala bacaklarımın "çubuk kraker" özelliğinden bir şey kaybetmediğini fark ettim. İki bacak arasındaki ölçülü mesafeyle ayakta duruş biçimim kız kardeşimle Tekirdağ'da babamın o zaman çalıştığı bankanın yaz kampında çektirdiğimiz bir fotoğrafımızı anımsattı. Üstsüz salak hallerimizle deniz kızlarının bizimle birlikte yüzeceğine inandığımız yaşlardaydık. Dört bloktan oluşmuş ve tabii ki o dönemde blokları şimdiki toplu lüks konutlarda olduğu kadar "yaratıcı" olmayan bir biçimde; çiçek isimleri ya da şehir isimleriyle değil de bildiğiniz harflerle adlandırmışlardı. Yani bildiğiniz A,B,C,D. Ama bu A,B,C,D o kadar birbirinden farksızdı ki neredeyse merdivenlerine çocukların attığı sakızlar bile aynı yerde dururdu.

Herkesin bu sonbaharın ilk günlerinde yaz fotoğraflarını ve parmak arası plaj terliklerini paylaştığı bu facebook çağı günlerinde benim de yaza dair bu kamptan anılarım canlandı. Beş yaşla benden farklı olan kardeşim henüz öylesine küçüktü ki annem plajda güneşlenirken babam onu bebek arabasıyla dolaştırmaktan ötürü kamp sakinlerinin gözüne girmiş ve "yılın bebek bakıcısı ödülü"nü alarak elektrik süpürgesi gördüğünde "baba" diyen kardeşimi haklı çıkararak bu haklı gururunu hediye olarak verilen bir şişe kırmızı şarapla tatlandırmıştı. O günlerde kampa bohçacılar gelirdi. Bohçalarındaki mallardan daha fazla lafı olan bu esmer tenli teyzeler popolarıyla oturdukları yerden bohçanın içindeki türlü danteli gösterirlerken yalnızca anneler kahve içebilir ve biz zavallı türk kahvesini en yasak ve en acayip tat sanan sekiz dokuz yaşındakiler kahve içersek arap olacağımızı sanırdık. Böyle bir günde ben hayretle bohçacı kadınlara ve annem de o zaman mükemmel ışıltılı ve yeşil gözleriyle diğer kadınlarla laklarken kardeşim küçüklüğünden olsa gerek bunalmış, kaldığımız odaya gitmek istemişti. Tabii ki bundan bizim haberimiz yoktu. Küçük çocuk her nasıl olduysa ortadan kayboldu! Sanırım babamın bakıcılığına, annemin güzelliğine ve benim neyime bilmiyorum ama bize nazar değmişti. Bohçacıların varlığı, denize sıfır bu mekanın çocuklar için bir anda tehlikeli bir mekana dönüşmesiyle kardeşimi ararken harbici sıcak anlar yaşandı. Velhasıl bir on beş dakka sonra bütün kamp seferber olmuş kardeşimi arar hale gelmişti. Ben de ağlıyordum. Hatta öyle ki o zaman tutkunu olduğum, öğleden sonra yemeğe gideceğimiz patates kızartmalarını ve ketçabın tadını ne kadar arzuladığımı bile unutmuştum. Annemim beni bir gece önce soktuğu ve ilk ve son podyum deneyimimi yaşadığım çocuk güzellik yarışmasında yüzüme annemin sürdüğü boyaların heyecanını ve gecenin sonunda aldığım mağlubiyeti bile unutmuştum. Kardeşim kayıptı!

Koşuşturuyordum. Kaldığımız oda C 18miydi neydi. C Blok'un üçüncü katıydı. Gülfem orda da yoktu. Sonra birden bloklardaki odaların kapısının bulunduğu taraftan diğer blokların oda kapıları da bir şekilde görünüyordu. Bir baktık ki küçük bir kız B Blok'un aynı hizadaki kapısının önünde duruyordu. Meğer yanlış bloğa gitmiş ama ona göre aynı kapının önünde bekliyor. Küçük salak şey seni çok seviyorum! Bulmuş ve rahatlamıştık.

Sonra ben ablayım ya yalnız takılmaya devam etmiş. O zaman bana hayli büyük gelen kampta barın yanında ancak birisini arı soktuğunda akla gelen incir ağaçlarının olduğu yerde rakının yanına kendilerine çiğköfte yapan amcaların yanına gitmiştim. Ağzıma bi tane çiğköfte atmışlardı da yüzüm gülmüştü. Çiğköfte sevdamın kaynaklarına da ulaşmış bulunuyorum sevgili okuyucum. Çiğköftenin müthiş tadı ağzımda. Barda duran ağabeyin yanına gidip yukarıda asılı duran televizyondaki maça aldırmadan, o dönemin ilkokul kızlarının kafasına girmeyi bile başarmış ve bir pembe dizinin acayip esas oğlanı Eduarda Capetillo'sunu görmek için yalvarmıştım.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Bugün zorlu bir günün ardından ve bana ilk kez “Hocanım” diyen bir Emniyet Müdürlüğü personelinin yaratmış olduğu acayip hissiyattan ve 1988 doğumlu bir Türk-Alman kızın, Türk-Alman Programı’na kayıt yaptırmaya çalışırken Türk olarak ayrı, Alman olarak ayrı sorun yaşamasının ve sonrasında kayı olmayı becerebilmemizle birlikte “hayırlı olsun”u duyuşuyla birlikte annesini aradığındaki sevincin ardından tuhaf duygular içindeydim. Bir de dün akşam üniversite üçüncü sınıfta yaptığım bir ödevi arama çalışmalarım sırasında üniversitede kullandığım bilgisayarımdaki belgelerime erişince zaman ve benlik algımın tavan yapmasıyla birlikte yıllar içindeki değişimimi tahlil etmekten bitap düşmüştüm. Velhasıl bu yorgunlukla iş yerindeki masamdan kalkmayı istememek bir yana, uzunca bir müddet beni hüzünlere sevk edecek şarkıları dinleyip yorgunluğumun dibine vurmak ve sonunda üzerimdeki ağırlığı atmanın tek yolu olan kısa bir ağlama seansı ve apranax forte ile son bulacak ufak çaplı bir migren ağrısına bile psikolojimi hazırlamıştım. Velhasıl, bütün bunların yaklaşık kırk beş dakika sürecek olmasını ve bu kırk beş dakikanın ardından kampüsten beni eve taşıyacak olan servislerin kalkmış olması bir yana, Ayrancı mevkiine ulaşım sağlayan biricik minübüslerin de yaklaşık 500 metre ilerden kalkmaya başlayacağı saatin geleceğini ve bu duraklara yürüyecek bile mecalimin olmadığını düşünerek kararımdan caydım. 17.28 itibariyle işteki odamdan çıktım ve 17.40’ta kalkacak olan servislere iş yerimizde çalışan bir başkasının makarna, yufka ve yumurtayla yapılan su böreği tarifi eşliğinde yürüdüm. Onun anlatma hevesi benim de günümün son demlerinde hala güler yüzle dinleyebiliyor olmam ve su böreğinden çok odaklandığım anlatış hali hoşuma gitti. İyi akşamlar diyerek servislerin bulunduğu yola girdim. Her zamanki gibi servise bindim. Bugün bir değişiklik yapayım nasılsa yalnızım diyerek en arka koltuğa oturdum. Aklımda ne referandum, ne evet, ne hayır, ne de Behlül’ün Ezel’e çıkışı vardı. Yalnızca eğer, Mercedes 302 model, mavi ve camlarında perde olan servis otobüsümüz bir fren yaparsa en arkadan en öne saniyeler içinde nasıl yuvarlanacağımı ve eve vardığımda yemek yemek istemiyor olsam da ne yiyeceğimi düşünüyordum. Saniyeler arasında bir ölümümü bir de yaşamımın devamlılığı için yemek yemeyi düşünürken başımı cama yasladım. Dört kişilik arka koltuğa üç iri erkek ve bir kadının gelmesiyle bütün günün koşturmacasında ve bir evvelki akşam hissettiğimin aksine köşeye sıkıştırılmış, ayakları yere bile uzanamayan on dört yaşında bir kız çocuğu gibi savunmasız, çekinik ve bir o kadar da karmaşık hissediyordum. Yolculuğumuz başladı.
Sıradanlığın dışında dikkatimi çeken bir şey yoktu. Sadece orta sıralardaki yüzünü hiçbir şekilde anımsamadığım bir kadın arkasını dönmüş bir arka sıradaki kadınlarla konuşuyordu. Şoföre, diğer insanlara dikkat etmemiştim. Zaten her defasında inanların yüzleri değişiyordu. Sadece doğru serviste olduğumu daima en önde oturan hafif kel, renkli gözlü ve kırmızı suratlı adamdan anlıyordum. Kaldı ki bugün arka kapıdan girmiştim ve adamı da etrafta görmemiştim. Annemle telefonda yaptığımız kısa konuşmanın ardından yemek için pratik olabilecek balık yapmaya karar verdim. Servisten indikten sonra eve dört yüz metre kadar olan balıkçıya ve markete bile gitmeye erindiğimi düşünüyordum ama ben de av mevsimi bittikten sonra, denizde kalmış mayolarımda az da olsa kalan deniz kokusuyla avunmaktansa balık yemenin beni pozitif etkileyebileceğine kanaat getirdim. Bunları kafamda hallettikten sonra servisin her zaman takip ettiği yolu takip etmeyerek sola dönmesiyle neye uğradığımı şaştım. Evet, yanlış servise binmiştim. Her zaman, kıkırdaşmamıza neden olan ve tümsek anlamına geldiği halde okulumuzun gençleri tarafından üstlerine birer noktacık yerleştirilecek meme göndermesi yapılan trafik levhasının yanında duran servise değil de bir başkasına binmiş olmalıydım. Yaptığıma şaşırdım ve başta yaptığımdan çocukça utandığımdan kimseye bir şey sormadım. Melankolik ve tesadüf düşkünü bir romantiğiz ya “Serendipity” misali “dur bakalım nereye götürecek bu servis beni” dedim. On-on beş saniye kadar sonra kendimi bni sıkıştırmakta çekinmeyen genç adama “ servisin durduğu ilk durak neresi acaba?” diye sorarken buldum. Bu durağın hiç de bu anlattıklarıma bir öykü niteliği kazandırmayacak cinsten-hani anlattıklarıma bakılırsa sanki bilinmeyene ve kilometrelerce ötesine gidiyorum da- Bahçeli olduğunu öğrendim. (Ankara’da yaşayanlar anlayacaklardır; ODTÜ ile Bahçeli arası ve Bahçeli ile oturduğum yer olan Ayrancı arası oldukça yakındır) Şoföre gidip Bahçeli durağında ineceğimi söyledim. Bir süre sonra trafik ışıklarına yakalanan şoför kapıyı açtı ve amaçsızca yürümeye başladım. Biraz daha yalnızlığın ve tesadüflerin iyi geleceğini umuyordum. Sadece omzumda asılı duran çantanın naylon çorabıma sürtünüp çorabımı yırtacağını umursuyordum. Nedense? Anlamsızdı. Bir bir trafik ışıklarını geçtim. Son trafik ışığında beklerken yaklaşık bir senedir görmediğim, müzikalde beraber şarkı söylediğim ve hatıralarımda balerin ayaklı, masal sesli ve güzel yüzlü olarak kalan ve ismi Duygu olan arkadaşımı, büyük güneş gözlüklerine rağmen, çapraz bir bakış açısından tanıdım. Öpüştük. Işıkları beraber geçtik ve Bahçeli yedinci caddede, ben amaçsız o evine gitmek için beraber yürürken işlerden, erkeklerden, şu anda hayatımın özeti sayılabilecek Ankara’da nişanlı olmaktan, ilişkilerden, paradan ve beraberlikten bahsettik. Yolda kız annesine rastladı. Onlara da merhaba dedikten sonra, bir daha ne zaman şarkı söyleyebileceğimize dair bir iki cümle ettikten sonra vedalaştık.
Şimdi bir amaç bulma zamanı gelmişti. Tesadüfler ve plansızlıklar yürümek için enerjimi artırmıştı. Sağ tarafımda “Akhıtma”ya da benzeri bir adla krep satan dükkanı gördüm. Yemeli miydim yoksa hala balık mı bulmalıydım? Dünya bitiyor benim soruna bakın! Sonra bir balıkçının önünden geçtim. Annemin palamutlarını gördüm. Alıp eve dönüp pişirsem mi diye geçti aklımdan. İlerledim. Durmadım. Caddenin solundaki balıkçının yanında balık pişiren bir yer gördüm. “Şok ekmek arası uskumru 4.5” yazıyordu. İthal uskumrudan başka çeşitlerinin de olabileceğini düşünerek hiç kimsenin oturmadığı yere girdim. Aadamın çok güzel levrek, somon var demesiyle, “iyi levrek olsun” deidm. Yol kenarındaki masaya oturdum. Epey bir balığın pişmesini bekledim. Oturduğum yerden bir gazeteciyi ve caddeden geçen insanları görüyordum ama yüzlerine hiç bakmadım. Daha çok hareketi izliyordum. Gün içinde görüşmemiz yarım kaldığından bir dostumu aradım ne yazık ki başka biriyle görüşüyordu.
Balık geldi gelmesiyle beraber telefonum çaldı. Arayan az önce aradığım ve öğrenciliğime damgasını vuran arkadaşımdı. Konuşmaya başladık ve yaklaşık yirmi dakika boyunca bir yandan balık soğumadan yemeye çalışarak onunla konuştum. Böylelikle yemeğimi onunla beraber yemiş oldum. Karşılıklı özleştik- geceleri yurttan çıkıp stadyumda yaptığımız muhabbetlerden dem vurduk. Özlemiştim. Dün geceden o yana aklımda çalıp duran ve benim için adı “Yıllar önceydi çok da güzeldi düşününce…” olan Teoman’ın Renkli Rüyalar Oteli şarkısı çalmaya başladı.
Yemeğim bitti bir süre daha yürüdüm. Aklımdan yıllar ve insanlar birbirine karışarak geçti. Bir cadde üzerindeki anılar o caddede yürürken adımlarınıza karışır ya.. Karıştı. Karıştım. Zaten hazırdım. Ankara’da olmayı ve insanlarla karşılaşmanın ne kadar kolay olduğunu düşündüm. Bir mağazaya girdim- nefti yeşil kadife bir ceket denedim. Onu da yalnız yaptığımı sanıyordum ki genç çalışan kız “Ceketiniz nasıl oldu hanfendi?” dedi. “Güzel” dedim. “Bence çok başarılı” dedi. Başarılı bir ceketi giyip giymek istemeyeceğimi düşündüm. Ama ona: “cepleri olsa ve ellerimi sokabilsem iyi olurdu” deyip almayacağım halde yalandan fiyatını sordum. Zaten o da bu sahtekarlığımı anladı ve diğer müşterilere ilerledi. Ben de ceketi çıkarıp yerine astım ve mağazadan çıktım. Yürüdüm. Eve gidebilirdim. Daha fazla boşta sallanmayı istemedim. Ev arkadaşım aradı. Arkadaşlarımız bize geliyorlardı. Duraktaki taksicilere aldırmadan yolun karşısına geçtim. Kenarda tek başına duran taksiye bindim. “Maliye’nin oradan Hoşdere” dedim. Taksimetrenin görebileceğim bir seviyeye yerleştirilmesinden mutlu oldum. Radyoda çalan şarkıyı time hatırlamıyorum ama sanırım şöyle bir şeydi ve sanki şu satırlardan ibaretti: söylemiştim ya, dinleseydin sen arada sırada/ bundan böyle olsa olsa sana merhaba merhaba” Biraz komiğime gitti. Çok şükür selamını esirgemiyor dedim içimden. Yolu izlemeden eve vardım. İyiydim.
Saçma sapan konuşmalar yapmak istediğim bir günümdeydim. Ama dinlenecek cinsten de değildi. Amaçsız ve eylemsizdi. Birkaç gündür içimde hissettiklerimin ancak bir tamiri ve bir telafisi vardı. Yazmak. Yazdığımda tüm zamanların benliğimde toplandığını hissettiğimden kendimi çok güçlü hissediyorum. Bu elbette kimsenin umurunda olmak zorunda değil. Sanırım sonbahar geldi benim için. Yaprakların dökülmesinin beynimdeki “yazma” kayışını titrettiğini anlamlandırmam yıllarımı aldı. Hala da anlamlandıramadım ama zannederim havadaki partiküller ve akşam güneşi bileşkesi kimyamı değiştiriyor. Hayatımdaki herkesi tek bir rüyada görmüş gibi oluyorum. Oldukça yorgun, zamansız ve sanki gün batmadan uyuyup uyandığımda gece olduğunu anladığım zamanlarda günü, saati, var olduğum yılı karıştırmam ve tuhaf bir korku ve ürpertiyle ağlayacak gibi olmam gibi. Tuhaf… Benim “Renkli Rüyalar Oteli”m de böyle bir şey…
Sonbahar akşamlarında gün batışında güneşin yüzünüzde bıraktığı ışıkla selam ederim.

Gözde

3 Şubat 2010 Çarşamba

tutun bana. elin yavaşça tutsun delinmiş ellerimi. süzülsün deliklerinden ellerimin kaybettiğimiz zaman... doldursun delikleri. ben tutunayım sana, izlerini bile süremediğim ekmek parçacıklarını hiç atmamış gibi. birkaç dakika önce olmamış bu kelimeler gibi, hafızanda biriktirdiğin, başından aşağı dökülen cam kırıklarının arasından gözlerinin gökyüzüne baktığı o an gibi tutun bana, en öldüğünde nefes aldığın gibi. elimden düşürdüğüm her bardakta- yere saçılan camlar açtıkça ellerimdeki delikleri- kim tutsa kanayan- getir kara merhemli gözlerini.

Bir sayıklama ertesi gözlerimdeki şişkinlikleri alan satırlar olmasa yine sana yazmayacaktım işin açığı. ne seni anacaktım, ne de bu şarkılarda yine dökülecektim yerlere. insan ölümü beklerken bile sana inanıyor işte- umut dünyası ne yaparsın. sanki bilerek koydun içime bunu. çıkarsam çıkarsam çıkarsam çık ----çık.... çık... çıkmıyor be arkadaş.sen gel çıkart desem; kaç kere yaptın, artık isteyemem senden bunu. yorgunsun biliyorum. İçimdeki çocuk okulları bitirdi, iş güç sahibi oldu, yine de büyütemedim biliyorsun. Rahme geri dönüyor her seferinde yeniden rahmeti bol yere. Bugün azcık kar serpiştirdi. Gel dedim, azıcık çık dışarı bir hava al. Almadı. Tutturdu rahim de rahim. Bereketin bol olsun dedim. İçimde balığa çıktı. Her defasında daha beter olta saplıyor hınzır. Bu sefer kimbilir hangi organımı tutacak. O keyfine bakarken, saplandıkça canım acıyor be arkadaş. İyiyim diyorum. İyiyim. İyiyim. İçimde balık tutan. Seni sordu geçen. Senden de diyemiyorum. Babası kim bilemiyorum. Babasız çocuklarım olduğunu görürdüm rüyalarımda. Hep doğurup doğurup hastane koridorlarında değil, sokaklarda koştururken görürdüm kendimi, şile bezi beyaz altı kanlı geceliğim... Mutlaka yağmur gibi dökülen yaşlar olurdu gözümden. Kucağımda çocuk koşuyorum- düşünebiliyor musun. Babası da yok. Nereye yetiştiriyorum acaba. Aklımdan neler geçiyor o vakit. Susadığım, dilimin kuruduğu, dudaklarımın çatlaklığı- he bir de uçuk çıkacak şimdi diyorum- ayaklarım üşüyor diyorum, bu çocuk bana ne kadar da büyük diyorum, üç babası var diyorum. Yok! Habire koşuyorum. Şimdi evin en gereksiz odasında oturmuş, sana göndereceğim kutuya dönüp dolaşıp yeniden dokunuyorum. Üç gün içinde öleceğimden acaba paketim sana ulaşır mı diye düşünmeden edemeyeceğim. Evden çıkarmama yedi saat kırk iki dakika kaldı. Yedi saat kırkiki dakika sonra evden çıkacağım, her zaman geçtiğim parkta su tutan kırık taşlı çökük yerin kıyısından bir kedi gibi geçeceğim. Tek bir farkla: kendime birkaç numara büyük gelen ayakkabılarımla düşmemeye çalışarak. Sonra alıştığım yönün yanlış olduğunun farkına varıp yine kendime sinirlenip geri döneceğim. Bakarsın bahaneyle bir sigara yakarım. Elimde sana göndereceğim paket- ve birden karlar düşmeye başlıyor gökten. İşte beklediğim uhrevi an geldi. Zaten sana tutkunum. Ellerim dona dona sigaramı içime çekip, nefesimi dışarıya seninle birlikte vereceğim. Sen uzaktan bana gülümsüyor olacaksın. Aslına bakarsan teorik olarak bu son bakışmamız olacak. Sonrasında ben hep sana el sallayan halimle bakıyor olacağım ama bakışmayacağız. Paketin içindekileri görünce şaşıracaksın. İşte beni bu tahrik ediyor. En ateşli sevişmelere bedel senin paketimi gördüğünde duyacağın şaşkınlık- hele bir de açtığında... Eş zamanlı olmasa da- ben her parçayı özenle koyarken, sen de her parçayı yavaşça eline aldığında ağlayacaksın. İşte orda gözyaşlarımız birbirine karışacak. Bu paketi eline alamadığını düşündüğümde tenim daha çok eriyor. Bu sefer içimde oltalar değil ağlar var sanki. Öylesine içimdeki ki kurtulmak mümkün değil. Dışında olan ağları yırtabiliyor insan.
Ağ demişken, nasıl da şimdi farkediyorum. 12 sene önce saat akşam 6'da- gunes tuhaf bir pembelik yayarken, hatirliyor musun kiyida bir bankta oturmus feribot bekliyorduk. Sen yine iki gunlugune gelmistin. Cok sozsuz bir halde birbirimize bakiyorduk. Ayri dusen hayatlarimizi konusmamiza gerek kalmadan elinde biletini tutuyordun. Isaret parmagin feribotun saatinin yazdigi bolmenin uzerinden gidip geliyordu. Oturdugun yerden one egilmistin, basin asagida, bakislarinsa kimbilir nerdeydi. Bense yaninda sana degmeye bile urkek.Sessizdim. Ufku izliyordum. Uzaktan bir gemi geçiyordu. Ağlarına takılmışım. Yanımda hafif bir kıpırdanma oldu. Boynunu yavaşça oynattın sanırım. Ben bakışlarımı bile kıpırdatmadım. Senin de benimle uzaktaki ağlara odaklandığını bilerek hissettim. Parmağın siyahla basılmış saatin üzerinden gidip gelmeyi durdurmuştu. Sanki tırnaklarını ilk kez görüyormuş gibi ellerine daldım. Bir balıkçının elleri gibi geldi bana. Deniz kıyısı bir köyde balıkçı olarak da büyüyebileceğini düşündüm. Gerçi o zaman bunu söylemek ne aptalcaydı. Oğlun, deniz bile görmeden büyümüştü. Annesiyse deniz denen olguyu tatillerden bilen bir kadındı. Seninse gözlerin dışında her yerin ada çocuğu olduğunu çoktan unutmuştu. Feribota 24 dakika kalmıştı. Saatim yoktu. Telefonumu ikide bir elime alıp anlamsızca dakikaları sayıyordum. Birden parmakların telefonu tutan elimisımsıkı tuttu. Her yerim morarıyor sandım. Sanki yeni doğdum da mosmordum. Hani çatlayacak bebekler olur ya. Sana bir çılgın gibi sarıldım. Yıllar geçiyordu ve bir kez olsun sana sesli- bir kez olsun sesimle "gitme" diyememiştim. Yine diyemedim. Gözlerimi öpüyordun. Bir daha bir daha bir daha... Tamam dedim. Tamam. Bu kez ben gideceğim. Binişini izleyemeyeceğim. Çok önemli bir şeymiş gibi çantamı sırtlandım. Sen de çok önemli bir hareketmiş gibi, sağ elinle saçına dokundun. Alnın iyice açılmıştı. Kumral saçların güneş ışığını eskisi kadar yansıtmıyordu. Dişlerin yıllarca içtiğin tütünden iyice sararmış, alnındaki kırışıklıklar iyice belirginleşmişti. Sana hiç öyle bakmamıştım. Dudağına çok küçük bir öpücük kondurdum. Bir şey diyemiyordun. Kafanı ani bir hareketle sağa bense sola çevirdim. Gözlerimiz ağlarda buluştu.
Yine ayrıldık.
Şimdi hiç olmamış çocuğumu koyduğum kutuyu elimde tutuyorum. Bununla birlikte sana 158 mektup yazmış olacağım. İçimde balık tutan çocukların sayısı gittikçe artıyor sanki. İçime ağ atan gemiler var.
Hiç çıkmadığım deniz yolculuğuna çıkıyorum.
Üç saat on beş dakika sonra üç haftadır çıkmadığım evimden çıkacağım.

19 Kasım 2009 Perşembe

biri çıkar gözlerinin baktığını anımsatır; yüzündeki ince çizgilerde kimlerin, hangi tozların yer ettiğini ve şakaklarını kimlerin sızlattığını; biri çıkar artık göremediğin için yok olduğunu sandığın hayata bağlandığın ince iplere düğüm atar; biri çıkar: "gözlerin çöldeki yıldızlar gibi" biri çıkar o biri, çöldeki pırlantalar ışıldadıkça dokunulmazlığı artan.. bir ses, bir nota, uçuk sarı..zaman geçmez; zaman kalır..bilmediğin bir ülkede, bilmediğin bir zamanda...

14 Ekim 2009 Çarşamba

yine sonbahar....
yine hüzünlu akşamlar...



tetiklenmiş duygular kadar yakın
olmamış, yarım kalmış ve şimdi aslı olmayan
önümdeki parktan sıyrılan su damlacıkları kadar alıp götüren
uzak denen yere
en uzak neresi?
uzağın uzak olma ihtimali var mı içinde
sen olmayınca

tetiklenmiş bir tabancının
tetiklenmemiş olma ihtimali var mı
ellerine dokunmadan
var işte
belli ki var işte
diliğimin damağıma yapıştığı bir rüyalı gece kadar

yapraklarıyla ağlayan önümdeki ağacın
tek yaprağından ummak gibi
rüzgarla sana ulaşmayı
düştükçe umuyorum
ah canım...
yani; bir kaç notaya sattım yine ruhumu
sonbaharda yine..
yine sonbaharda sensizliğe...

28 Ağustos 2009 Cuma

otogar (2)

Şişman şişman bacaklarının arası pişmiş
Kadife Hanım
Adana'dan indi Ankara'ya
olmuş mu 37 ayakları 40 numara
öflendi poöflendi
sağa sola bakındı
elinde şalgam suyu bidonu
gözleri arandı durdu.
Kadife Hanım oğlunu arayadursun
yastıkçı ali beşinci demli çayını
sattığı yastıklarının arasında kabolan kafasıyla
dikledi "Ulan Mustafa ver bi cigara da yakayım" dedi
Mustafa pişmiş pişmiş gülerken
sırıttı tek altından dişi
ötekilerde kara kara kıskandılar altının parıltısını
uzatırken tekel 2000'i, makinaya kaptırdığı başparmağının yarısı
sızlamıyordu artık
on sene geçmişti üstünden
etiket yapan küçük atölyede gececiydi mustafa
11de girer sabah altıda çıkardı
vardiyasına bir seda sayan bir de orhan baba
geceleri uğrardı
bir gece kaptırmış kendini mustafa
dertli bir sese
makinaların sesinden de duyulmaz ya
o söyleyip durur
o vakit de hamile karısı mustafa'nın
doğurdu doğuracak
adı da arife
17'sinde daha
körpecik gelin
evlenesiye de kalmış mı hamile
bırakır mustafa karısını her gece evde
yüreği dayanmaz
sabahleyin vardı mıydı eve maşallah nefsi durmaz
arife'nin gözleri yeşil, kaşları aksine kara
şarkı yazsan olmaz-
mustafa dönesiye askerden
istemiş sivaslı anası arifeyi
arife de gülmüş yemenisinin ardından
mustafa 21'inde arife 16 o vakit
eller öpülmüş
patlatılmış bir davul
arife ürkmüş aslın, o beyaz entariyi giyince
çekmiş anası yanına kız demiş böyle böyle
kızarmış yanakları belindeki kuşaktan öte
işte o arife ikinci ayında hamile
mustafa da dertlenir durur etiket makinasının kıyısında
dalmış hülyalara karısını düşünür
kaptırır mı elini makinaya
arifenin yanaklarının alı kalsın geride
mustafa'nın kanı durmaz düşer marleyden yerlere
of anam demiş o vakit of anam of!
parmak gidesiye daha bir erkek adam olmuş mustafa
bu hikayeyi de anlatır durur
yastıkçı ali kahkahayla anar giden parmağı
lan oğlum der durur

* * *
Kadife Hanım seslendi oğluna
"Cevdeeet...Cevdeeet"
Cevdet Bey koştu annesinin yanına
beyliği falan kalmadı
Daire Başkanı Cevdet By'in önünde titrer elemanları
hayatın cilvesi işte
annesini görünce parlayan gözlerinde
sönüverdi Beyliği patronluğu
sevindi zâr
yoktu annesi aylardır
kucaklaştılar bir,
sonra hop diye aldı bavulu bidonu
arabalarına doğru yola koyuldular
annesi başladı hemen
bacaklarını şişiren yolculuğu anlatma
bir soluklandı
gelinini sordu
Cevdet "işten geç çıktı da evde" diyebildi
belli ki bozuldu annem diye düşündü
ama toparlamaya da girişmedi
yoksa çözülürdü düğüm bir anda,
çıkardı ortaya annesi için gece ettiği kavga
hemen toparladı yüzünü,
dedi "çıktın mı molada"
annesi kaldığı yerden devam ettiği yolculuğa

çığırtkanlar sardı ortalığı birden
belli ki geldi saati istanbul'un
sırtında çantası kulağında kulaklığıyla
o sıra girdi Anıl otogara
elinde tek kitabı
arasında final notları
25 yaş bedeniyle
dünyanın sesine değil de
kulağındaki davula ayak uydurmuştu başı
sol elini götürüp başını kaşıdı
istanbul'daki sevgilisine sanki şimdi daha yakındı
kalkışına on dakka kalan otobüsünde
ayarladığı yerine oturdu
sonra vazgeçip dışarı çıktı
tam kapının dibinde bir sigara yaktı
yastıkçı ali yanında bitti
baktı bişeyler diyor yanında biri
çıkardı kulakığının tekini
"abi dedi al bi tane rahat edersin. iki lira ne ki"
"sağ olun hocam istemem"
Ali baktı iş yok delikanlıda
çekildi kenara
Mustafa'ya kaş göz etti
Mustafa çay arabasını biraz kenara çekti
yavaştan çıkayım dedi Anıl içten
beş dakika kaldı kalkmaya
merdivenleri tek tek çıktı
37 numaraya geçti oturdu
karşı koltukta cam kenarında oturan kız
fıs fıs konuşuyordu
camdan beri sevdiğiyle oynaştılar
sanki söylemedikleri bütün sözleri oracıkta
kelimesiz aktardılar
eller, kollar, gözler anlattı anlattı durdu
beş dakikada ne söylenirse
kız kah güldü hak maymunluk yaptı camın arkasından
öteki de sevindi
sıra el sallamaya gelince bir an duruldu
sonra sallandı eller
yine camın arkasından
geriye uğultulu otogar
bir de Mahmut'un demli çayı kaldı

"Çaaaayyy"

27 Ağustos 2009 Perşembe

bilet

bir kağıda yazılmış rakamlar arasında
sıkıştırılmış hayat
sen misin" gideceğim" diyen
hayat götürür seni
bileti kesilmeyene...