Foto Gül'e bir yakınımın nikahına gitmeye hazırlanırken, bir yakınımızı kaybettiğimi öğrendiğim gün yolum düştü. Ölüm haberini aldığınız andan itibaren kaybettiğiniz kişinin tüm anıları zihninize üşüşür ya... Yüzler, sesler, birlikte olunan anlar... Çocukluğa uzanan hatıralar. Hepsi zihnimdeydi. Tüm bu duyguları sindirmeye fırsat olmadan hayat hızla akıyordu. Oysa bir yakınımı kaybettiğimde hayatın hiçbir şey olmamış gibi akıp gitmesine hep çok içerlerdim.
Duramayacağım bir gündü. Cenaze ertesi gün olacaktı ama akrabalarımızın yanında olmak istiyordum. Fakat bir yandan yetişmek durumunda olduğumuz kuzenimin nikahı vardı. Üsküdar'daydık. Arabayı, Doğancılar'daki parkı civarında, nikaha hazırlık için gittiğimiz kuaförün orada yer bulamadığım için Mimar Sinan otoparkına park etmiştim. Kuaförden çıktığımızda, Üsküdar'ın antik isminin "altın şehir" kökenine dayanmasının yalnızca karşıdan bakınca güneş batarken altın renginde görünmesinden değil, park yeri bulmanın altın değerinde olmasından kaynaklandığını düşünüyordum. Yüce Mimar Sinan, adının bir yeraltı otoparkına verildiğini bilse ne hissederdi acaba diye düşüncelerimin peşindeyken, kızımla Doğancılar'dan yokuş aşağı yürüyerek iniyorduk. Saçlarım yapılı, zihnim dağınıktı. Kafamı ölüm düşüncesinden uzaklaştırmaya çalışıyor, yapmam gerekenlere odaklanmaya çalışıyordum. Öğlene kadar, hâlâ sürücülükte acemi olduğuma inandığımdan geceden çalıştığım rotayla kızımı diş hekimine götürmüş, diş çekimini halletmiştim. Uzun zamandır saçlarını kestirmeye ikna edemediğim kızımın saçlarını ‘ucundan’ kestirmeyi de başarmış; nikâhına gidemediğim için bana içerlemesinden korktuğum kuaförde çalışan N. Hanım'a hediyemi vermiştim. O hediyeye bir hediye kartı ararken önce cüzdanımı kaybetmiş, sonra bulmuştum. Şimdi sırada arabayı alıp eve ulaşmamız, sonra da hazırlanmamız kaldı, geç kaldık diye düşünüyordum. O sırada FOTO GÜL yazan bir yer gördüm. Doğancılar'dan aşağı inerken yolun sağ tarafındaki binalarda eskiden fotoğrafçılar vardı vesikalıklarımız falan orada çekilirdi. Hafızamda yer etmiş olacak ki uzun zamandır kızımın vesikalık fotoğrafını çektirmeye ihtiyacımız olduğu aklıma geldi. "Gel bakalım Ayda, haydi burda fotoğrafçı var. Saçların da yapılı. Gel hemen 5 dakikada şu fotoğraf işini de halledelim" dedim.
Biliyorsunuz, Üsküdar da diğer semtlerde olduğu gibi kentsel dönüşümden, binaların sanki çürük dişler gibi çekilip tek tek yok edilmesinden nasibini alan bir ilçe. Binalarla birlikte, o binaların içinde kurulmuş yaşamlar, çalışma ve örgütlenme biçimleri de değişiyor; yerlerini giderek tüketimi önceleyen, tek tipleşmiş yapılara bırakıyor. Değişim kaçınılmaz belki ama bu binalarda faaliyet gösteren diş hekimleri, noter, tekelciler, optikçiler, eczaneler, küçük küçük börekçiler, anahtarcılar, elektrikçiler, yorgancılar, fotoğrafçılar, perdeciler, çantacılar ve hatta düğün salonları da yerlerini yıkıntılara bırakıyorlar ve bu iş kollarında hayatlarını geçirmiş, geçim derdinde insanlar da bir anda ortadan kayboluyorlar. Sürükleniyorlar... Oysa ne yaşam hikayeleri barındırıyor bu binalar...
Mesleki tedrisatım gereği bu dönüşümü neoliberal sistemin bir sonucu olarak okumak bir yana, bütün bunlar bende insani olarak da büyük bir acı ve kayıp hissi yaratıyor. Başka türlü dönüşemez mi kentler; insanları da içine alarak, yaşam koşullarını iyileştirmeye gayret ederek? Şimdi size de Foto Gül'ü yazarken belki birkaç sene içinde böyle bir yerin de artık olmayacağını bilmenin, yaşarken kaybedecek olmanın bilinciyle yazdığımı belirtmek için bu kadar ayrıntılı yazdım.
İşte belki bir süre sonra orada olmayacak bir binanın kenarında FOTO GÜL tabelasını gördük ve benim aksime eski binalardan ve alışık olmadığı yerlerden ürken kızımla bir kat aşağı indik. Duvarlarında, eşyalarının üzerinde, masa üzerine yerleştirilmiş camların altında yüzlerce insan, vesikalıklarıyla, nişanlısıyla, karısıyla, kocasıyla, çocuğuyla çekilmiş fotoğraflarıyla bize bakıyordu. Aralarında Azerbaycan ve Türk bayrakları, Atatürk fotoğrafı, dualar, Osmanlı padişahları, eski Türk filmlerinden kareler, hayvan resimleri, düğün fotoğrafları vardı. Birbiriyle ilgisizmiş gibi duran bütün bu imgeler yan yana geldikçe, duvarlar tuhaf bir biçimde tanıdıklaşıyordu. Sanki kimsenin özellikle tasarlamadığı, yıllar içinde kendiliğinden birikmiş, karmakarışık bir Türkiye özeti; çelişkileriyle, aidiyetleriyle, inançlarıyla, özlemleriyle küçük bir memleket kolajı gibi. Bir kat inip ülkenin bilinçaltına inmiş gibi olduk.
İçerisi bakımsız, borular ortada, duvarlar nem almış, gün ışığı almayan bir yerdi. Mobilyalar farklı zaman dilimlerinden kalma, bir zaman yolculuğu gibi önümüzde duruyordu. İçerisi bamyaya benzer bir şey kokuyordu. Kızımın hafif tedirgin olduğunu hissettim. İçerde kimse görünmüyordu. Kızım gerisin geri çıkmak için yönelmek üzereydi ki "Merhaba.... Kimse var mı" diye seslendim. "Geliyorum canım, geliyorum" diyen bir kadın sesi duyduk. İçerden- eski mavi bir perdenin arkasından- başörtülü, uzunca bir yelek giymiş, gözlüklü bir teyze çıktı. Fotoğrafçıdan çok orada yaşıyormuş gibiydi. Biyometrik fotoğraf çekiyor musunuz diye sordum. Geçmiş fotoğrafçı deneyimlerinin aksine, zihnimdeki fotoğrafçı imgesiyle örtüşmediğini yüzüm ya da dilim belli etmiş olacak ki tabii kızım, tabii canım dedi. Hemen çekerim şimdi, dedi. Fiyat sorduk, tamam dedik. Kendisinin en ucuza bu işi yaptığını söyledi. Ayda sandalyeye oturdu. "Kızım dudaklarını öyle büzme. Hah ıslat şöyle bakıyım dudağını, başını böyle tut..." diye tatlı tatlı fotoğrafı çekti. Saçlarınızı da ne güzel yapmışlar. Çok güzel olmuşsunuz. Ablası mısın annesi misin dedi. Orda benim de gönlümü okşadı. Annesiyim, dedim. Sonra geçti bilgisayarın başına. Bismillahirrahmanirrahim dedi açtı. Şakır şakır fotoşopta rötuşunu yaptı foto arka planını düzeltti. Düzeltirken de sohbet etti. Maşallah dedim ne kadar hızlı yapıyorsunuz. "Gül teyzen böyle kızım. Rus altında büyüdük biz; 25 yıldan fazladır burdayım; Azeri Türküz biz, savaşta geldim. Her şeyi yaşadık biz", dedi. Sende de bir göçmenlik var dedi bana. Yok göçmen değilim dedim ama bir Karadenizlilik var dedi. Doğru bildin dedim. Ben de Azerileri çok seviyorum dedim. Yıllarca Kafkas dansları yaptım artık Azeri, Gürcü, Çerkez ne kadar dans varsa onlardan kapmışımdır bir şeyler dedim. Belli, belli dedi. O sırada 4lü vesikalık fotoğrafı bastı verdi. Çok güzel olmuştu. Vesikalıklardan bahsettik eskiden cüzdanımızda taşırdık sevdiklerimizi dedim. Biz yine sürdürüyoruz o adeti. O yüzden sormuştum 4lük yerine 6lık oluyor mu diye dedim. Anneannesi, babaannesi, dedelerine de veriyoruz fotoğraflardan dedim. Dur dedi bana, bir 4lü daha basıp bize hediye etti. Sen dedin ya bana bunu, bu da benim bu güzel kıza hediyem olsun dedi. Dualarla, hayırlarla bizi uğurladı. İçimiz ısındı.
Çok kısa bir süreliğine tasaları unutmuş gibi oldum. Hepimizin geçiciliğini, yalnızca hikayelerin içinde var olduğumuzu ve bu hikayeleri yaşamamız gerektiğini bir kez daha kavradım. Biz hayatı ve zamanı fotoğraflarla durdurmaya, sabitlemeye çalışıyoruz. O fotoğraflarda gülümsemeyi sürdürüyoruz. Sonra bir gün göçüp gidiyoruz. Hayat, dedim, düşündüğümüzden ne kadar karmaşık... Anlamlar da ne kadar değişken. Fotoğraflar da baktığın yere, bulunduğun zamana, o anın gerçekliğine göre başka başka anlamlar kazanıyorlar. O vesikalığa her baktığımızda kızımla bütün bu hikâyeyi hatırlayacağız. Belki başkaları baktığında çok başka hikayeler görecekler...
İşte bu da böyle bir hikaye...
Foto Gül, hüzünlü bir gülümseme koydu yanaklarıma...
Sevgilerimle,
Gözde Ç.
