10 Eylül 2020 Perşembe

#tbt ile yüzleşme



Anne, anneannem de mi bebekti?

Anne, Atatürk de mi bebekti?

Anne, ben bebektim peki ya dedem de mi bebekti?




Bu türden sorularla karşılaşan, küçük çocuğu olan bir yetişkinin zaman olgusunu sorgulaması kaçınılmazdır. Çocukların zamana dair sorgulamaları kanımca çevresinde gördüğü ve anlamlandırmaya çalıştığı farklılaşan olgularla başlıyor. Örneğin gündüz ve gece, yaz ve kış gibi... Zamanın nasıl aktığı, farklı yerlerde aynı anın yaşanıp yaşanmadığı, zihni 3-5 yaş aralığında meşgul etmeye başlıyor.

Görece geç anne olmuş, orta yaşlı biri olarak bir canlının yaşam süresine dair sorgulamaların bu yaşlarda geçmişe oranla daha sık düşünülen bir konu olması muhtemel. Bunun bir sebebi, biyolojik varlık olarak zamanın, 20'li yaşlardan sonra 30'larda gece başını yastığa koyduğunda daha çok akla gelen bir konu haline gelmesi. Büyükanne, büyükbaba gibi aile büyüklerinin eğer hayattalarsa 80'li yaşlarda oluşu, anne babaların 60-70 yaş aralığında oluşu da yaşam süresi ve hayatta geçirdiğimiz, geçirmekte olduğumuz ve geçirebileceğimiz muhtemel zaman üzerine düşünmemize neden oluyor. Diğer sebebi ise, ben bu hayatta ne yaptım, ne yapabilirdim, bazı şeyleri farklı yapsaydım farklı bir hayatım olur muydu? Farklı olsa ne olurdu türünden sorunlar nedeniyle geçmişle şimdi arasında neden-sonuç ilişkisi kurarak düşünme çabası.

Oysa zaman akar mı? Zamanın bir ilerleme yönü var mıdır? Tek bir yönde mi ilerler? Gelecek geçmişten farklı mıdır? Zaman tekrar eder mi? Zamanın bir başlangıcı, ortası ve bitişi olur mu? ... Zaman hakkındaki düşüncelerimiz nasıl biçimlenir? İçinde bulunduğumuz toplumsal zamandaki zamana bakış açısıyla, bundan yıllarca önce yaşamış insanların zaman algısı birbirinden nasıl farklıydı? Ya da farklı mıydı? Geçmiş, şimdi ve gelecek var mı? Bunlar zaman tanrısı Kronos -Χρόνος tan bu yana cevaplaması zor sorular.

Bugünlerde sorguladığım konu zamanla olan ilişkimizin hangi mekanizmalarla nasıl şekillendiği ve son yıllarda neden geçmişle hiç işimiz bitmiyor ve neden hep geçmişle ilgili görseller paylaşıyoruz?

Bunun pek çok farklı kişisel sebebi olabilir elbette. Geçmişe özlem duymak, geçmişin bütün kirli, üzüntü verici, acılı, hastalıklı kısımlarını silerek güzellemelerle geçmişe geri dönmek istemek, geçmişteki kendini aramak, sadece hoşlukla geçmişi anımsamak, kaybedilen insanları anmak, kaybedilen doğayı, çevreyi ve yaşam tarzını aramak, geçip giden gençliğe hüzünle bakmak şu bu... Peki ama neden sürekli geçmişe yönlendiriliyoruz? Arabada dinlenilen nostalji radyoları, 90'lar partileri, haftalık paylaşılan geçmiş evlilik, mezuniyet, doğumgünü, çocukluk fotoğrafları...



İlk #tbt mi çıktı? Sahi ya bu #tbt nereden çıkmıştı?

Sosyal medya başlık etiketi #tbt kısaltmasının açılımı throwback Thursday- Sosyal medyada Perşembe günü geçmişten bir fotoğraf paylaşarak geçmişi yad etme akımının tam olarak ne zaman başladığı konusu biraz muğlak olmakla beraber çeşitli kaynaklarda ilk kullanımın Mark Halfhill adlı spor ayakkabılar üzerine yazan bir bloggerın 2006 yılında bu etiketi, eski bir spor ayakkabısından bahsederken kullanmasıyla başladığı belirtiliyor. Ancak asıl instagramdaki ilk kullanımı Time dergisine göre 2011 yılında bir kullanıcının eski oyuncak arabalarına ilişkin bir görseli paylaşırken etiketi kullanmasıyla başlıyor. (Kaynak: https://blog.hootsuite.com/how-to-use-tbt-for-marketing/).

Şu an instagram kullanıcılarının aşina olduğu üzere de bu hashtag benimseniyor ve yıllar içinde iyice yerleşiyor ve artık pazarlama için araçsallaştırılan bir yöntem olarak da yukarıdaki kaynak da okuyabileceğiniz üzere çeşitli biçimlerde de kullanılıyor. Ah mazi, hey gidi günler hey, şu an paçoz olabilirim ama biz ne adamlardık bir göseydiniz, biz de şöyle evlenmiştik, kızımız/oğlumuz da böyle tatlı bir bebekti, ben de şöyle bir çocuktum, neydik ne olduk, buralar bağlık bahçelikti, apartmanlarla doldu temalarıyla eşlikle hepimizin yer yer kullandığı bu etiket neden var? 

Neden Perşembe? Perşembe paylaşımlarda düşüş mü yaşanıyordu ve bu bir pazarlama hamlesi mi? Neden geçmiş? Herkes geçmişi anmak ister mi? Yukarıda kaynak olarak gösterdiğim blogda #tbt nin tarihini ne edeceksin sen otur da bunu nasıl kullanabileceğine bak diyerek, müşteri bağlılığını arttırma, takipçi sayısını arttırma, marka farkındalığı oluşturma gibi #tbt nin yararlarını saymakla bitirememiş ve bu etiketle ne gibi görseller, videolar, ses kayıtları v.b. paylaşılabileceğinin de reçetesini vermiş. Bir nostalji yapaduralım iş yine pazarda bitiyor burası şaşırtıcı değil. Ancak böylesine facebook, whatsapp, google photos, instagram gibi akıllı telefon kullanıcılarının sık kullandığı öğelerdek enformasyon akışının entegre olması ve bu uygulamaların birbirleri arasındaki geçişkenliklerini de hesaba katarsak sürekli bir geçmişle yüzleşme halinde yaşar hale geliyorsunuz. Google fotoğraflara her girdiğimde 1 yıl önce, 2 yıl önce klasörüyle fotoğraflar hızlı hızlı akıyor. Facebook her gün geçmişte bugün hatırlatması yapıyor, instagramda takip ettiğim kişiler/markalar/ kurumlar #tbt etiketiyle paylaşım yaparak geçmişten öğelerle çıkıyor. Tüm bu yukarıda saydığım uygulamalar kullandıkça kendi arşivlerini kişisel verilerimiz üzerinden gönüllü katılımımızla biraz farkında olarak biraz da olmayarak oluştururlarken bize ne oluyor; şimdiye ne oluyor?

Peki ya geçmişte de insanlar bu kadar geçmişe meraklılar mıydı? Meraklı olsalar dahi bu kadar görselle başetmek zorunda olmadıkları kesin.

Peki ya nostalji?

Dilimize Fransızca nostalgie kelimesinden giren nostalji Türk Dil Kurumu Güncel Sözlüğü'nde iki anlamıyla yer alıyor:

1) Geçmişte kalan güzelliklere olan özlem duygusu ve bu duygunun baskın bir duruma gelmesi, geçmişseverlik, gündedün

2) Değişime karşı duyulan korku sonucu geçmişe sığınma duygusu, geçmişseverlik, gündedün

Merriam Webster Dictionary'e göre, İngilizce'de nostalgia kelimesinin ilk kullanımı 1729. Etimolojisine bakıldığında Yunan nóstos (dönüş, eve dönmek) köküne de gidiliyor. Sözcüğün tarihi ve etimolojisi de bir dönüş içeriyor. Güvenle dönmek, güvenli bir yere dönmek...

Tüm bunlar şimdiden duyulan memnuniyetsizliği de içermiyor mu? Peki gerçekten de hem kişisel tarihlerimizde hep de insanlık olarak düşündüğümüzde geri dönmek isteyebileceğimiz bir altın çağ var mı? Bizim dönmek istediğimiz zaman diliminde yaşayanlar da muhtemelen daha geçmişteki bir döneme dönmek istiyorlardı. Örneğin şimdilerde 90'lar Türkçe popunu günümüz müziğine göre daha güzel bulanların anne babaları da 1990'larda 1970'lerin müziklerini arıyorlardı. Kimbilir? 

Şimdi şu Covid-19 salgın ortamında salgının hiç ortada olmadığı Kasım 2019'a dönmek ve herşeyi baştan başlatmak isteyebilirdik misal ancak öyle bir olgu olmadan da başka olgular nedeniyle geçmişe özlem duyuyorduk. 

Yazımı, kısa bir göndermeyle bitirmek istiyorum. Woody Allen'ın 2011 yapımı Midnight in Paris (Paris'te Gece Yarısı) filminde senaro yazarı Gil ve nişanlısı Inez, Inez'in ailesinin iş seyahatine Paris'i gezmek amacıyla eşlik ederler. Edebiyat ve sanat tutkunu romantik kahramanımız Gil, bir gece Paris'i tek başına turladığı sırada eski bir araba yanıbaşında durur ve karakterimizi bir partiye davet eder. Gil, bir süre sonra hep olmak istediği ve altın çağ olarak gördüğü 1920'ler Parisi'nde olduğunu farkeder ve en sevdiği yazarlar, müzisyen ve ressamlarla tanışır. Bu geçirdiği geceyle şimdisini sorgulayan Gil şöyle der:
"Eğer burada kalırsan be bu senin şimdi ne dönüşürse, bir süre sonra başka bir dönemin gerçek altın çağ olduğunu düşünmeye başlarsın. Varlığın ne demek olduğunu biliyorsun işte. Biraz memnuniyetsizlik verir, çünkü hayat da böyledir."
Paul ise şöyle bir tespit yapar: "Nostalji inkardır- acı dolu anın inkarı.. bu inkarın adı da altın çağ düşüncesidir. Farklı bir zaman diliminde yaşayanların şimdiki zaman diliminde yaşayanlardan daha iyi bir hayata sahip olduğuna dair yanlış düşünce- şimdiyle başedemeyen romantik insanların hayal gücündeki bir kusur... "
Evet... Sonuç: Hepimiz bebektik Ayda. Herkes farklı zamanlarda dünyaya bebek olarak gelir...
Gözde Ç.

1 Temmuz 2020 Çarşamba

Davetkârdan Tehditkâra Ev ve Dış Dünyayla İlişkiler



Salgınla geçirdiğimiz 3 ayda ev ve sokak, iş ve diğer tüm kamusal alanlar belleklerimizle çatışan bir şekilde günlük hayatta yeniden tanımlanıyor. Ve bu tanımlamaları uyguladığımız pratiklerle ya da bu süreçte asıl itibariyle yapamadıklarımız üzerinden yeniden tanımlıyoruz diye düşünüyorum. Bu sebeple bu sürecin en önemli sloganlarından biri olan #evdekal üzerinden kişisel tarihime biraz bakmak istedim.

Öncelikle şu soruyla başlayalım? Ne zaman evde kalırdınız? Bu soru da kentlerde ve küçük yerleşim yerlerinde olanlar için farklı cevaplar türetebilir. Sokağa çıkmak istemediğinizde, dışarda işiniz olmadığında, evin rahatlığında vakit geçirmek evle ilgili işleri yapmak istediğinizde, evde çalışmayı arzu ettiğinizde, dinlenmek istediğinizde mi? Seçimli evde kalışlar listesi uzar da gider. Bir de zorunda evde kalışlar var.. Örneğin hastaysanız,  dışarıdaki dünya size dışarı çıkmanız için hiçbir kolaylık sağlamıyorsa ve engelliyseniz, yaşlıysanız, yürümeniz zorsa, dışarı çıksanız dahi eğlence amacıyla dışarıda vakit geçirecek ve serbest zaman için dışarda tüketime ayıracak bir bütçeniz yoksa..

Başlı başına ev, kamusal-özel ayrımında özeli temsil eden, ataerkil toplum yapısı içinde öncelikli olarak kadınla özdeşleştirilen ve ekonomik olarak bakıma muhtaçla ilişkilendirilen bir alan. Evde kalmak da her şeyde olduğu gibi toplumsal cinsiyet algılarımızla şekillenen bir edim. Bu sorunlu ilişkilendirme yetmiyormuş gibi  "kızın evlenme çağı geçmiş olmak" anlamında kullanılan "evde kalmak" da yine kadınları evlenmedikleri için küçümseyen, seçilmeyen, beğenilmeyen kadın evde kalır önermesini de içeren bir ifade. Kısacası ev ve kadınlık durumunu bir arada değerlendirdiğinizde erkek egemen bir söylemle muhatap olmamak, toplumsal cinsiyet rolleri, kadının annelik ile sınırlandırılan varlığı v.b. konularla da bir tartışmaya girmek olanaksız. Ben bunları burada sınırlarımı aşacağı için bu aşamada yapmayacağım. Ancak bir kadının kişisel tarihine bakmanın da bu konulardan bağımsız olmadığını hatırlatmak isterim.

Böyle bir belleğin üzerine, salgınla birlikte, insanları dışarıya yönlendiren dışarıda hayat var sloganı gitti, yerine hayat eve sığar ve evdekal sloganları geldi.  Dışarıda insanı ölüme dahi götüren görünmez bir düşman ve kaçınması tam olarak mümkün olmasa da ondan korunmanın tek yolu da evde kalmak yaygın bir biçimde hayatlarımıza nüfuz etti. Eve yüklenen yeni (?) anlamlar ile birlikte kendini izole etmek, hatta ve hatta aynı evin içinde dahi ayrı alanlara çekilmek, kendi küçük kişisel kapsüllerimiz içinde korku ve endişeyle toplumsal kalkanlar örmenin mekanı ev olarak çizildi. Belki bir kısmımız  için zaten öyleydi. Kimileri karantinadan önce de karantina hayatlar yaşadıklarını belki bu süreçte farketti.

Kimileri için zulmün ta kendisi, kimi varlıklı ve kendi iç dünyasına yolculuk ettiğinde yoksulluk, yoksunluk, hastalık, geçim derdi ve iş kaygısı gibi ayrı virüslerle karşılaşmayanlar için ise kendine ayıracakları zaman oldu. Evde kalmak ve karantina, hashtag ortaklığı dışında müstakil, bahçeli evlerdebevlerde tatil gibi yaşandı.


Oysa büyük şehirlerin küçük evlerinde, birbirine bakan binalarda, göğü bile zor görüyorken bir konserve gibi hissetmemek üstelik evdeki nüfusa yetememek başka bir deneyim...

Öte yandan, evde kalmak,  bir tercihmişçesine gösterildi. Elbette, evde kalabileceği halde, sokağa çıkıp, ya umarsızca ya da salgını yeterince ciddi görmeyerek gezmeyi tercih edenler için değil bu sözüm ama evde kalmak bazıları için bir tercih değildi. Aksine, bazı ülkelerde yalnızca "key sectors" ifadesi altında tanımlanan iş kollarında çalışanların yaşadığını ülkemizde hemen hemen her sektörden milyonlarca insan yaşamak durumunda kaldı.



Bir yandan iktidar evde kal sloganının promosyonunu yaparken bir yandan ekonomiyi çevirmeye çalıştığından, evde kalma tercihini asla yapamayan ve yapamayacak olan çalışan kesiminin büyük bir kısmı için evdekal sloganını tekrar tekrar duymak ve bu kadar egemen bir baskıyla iş ortamında olmak pek çok insanı zorlu bir psikolojiyle baş etmek zorunda bıraktı.

Çok büyük bir kesim, hastalığa dair korku ve kaygılarla iş ortamında olmayla ve üstelik evde bakıma muhtaç çocuklarıyla, büyük anne ve babalara bıraksalar onlara zarar veririm kaygısıyla baş etmek zorunda kaldı.

Var olan ekonomik eşitsizliklerin, kültürel farklılıkların, kaygıların ve korkuların, yaş ve cinsiyet temelli ayrımların, iş verenlerin, iş sağlığı ve güvenliği konusuna verdiği önemin ne olduğunun altını çizen bir süreç oldu salgın ve evde kalmak da ev de bu sürecin en önemli sembolik göstergesi..

Ben, hayatımın çeşitli dönemlerinde evde kaldım. Her biri de kendi içinde sıkıntılı geçen dönemlerdi ve kendine has bunalımları oldu. Aşağıda bahsedeceğim. Ancak bu evde kalışım hali hazırda var olan kaygı ve korkularımın daha güçlü bir şekilde açığa çıkmasına neden olan, vicdani sorumluluğum gereği evde kaldığım dönemde de evde kalamayanlara karşı mahçup olduğum ve sonunda da evde kaldığım dönemde girdiğim karanlıktan sıyrılmaya büyük bir gayret göstererek işe döndüğüm bir dönem oldu.

Yakın geçmişime bakılacak olursa bu evde kalmalardan ilkini doktora tezimi yazarken yaşadım. Ankara'daydım evde yalnızdım. 2014 yılının sıcak yaz günlerini eşim ABD'deyken ısrarla bitirmek istediğim tezimle mücadele ederek geçirdim. Temmuz- Ekim ayları arası yalnızca temel ihtiyaçlar için dışarı çıkarak, uyuyamayarak ve her gün ayrı bir sorgulamayla, düşlerimde paragraflar yazarak, vücut ağrılarıyla geçmişti. Üstüste geçirilen üst solunum yolu enfeksiyonları, bitmeyen antibiyotik kullanımları, ağrılar, kaygılar...  Sokak, ve dışarıdaki hayat davetkar, Amerika davetkar ancak tezi bitirmelisin. Geceler gündüzlere karışıyor. Uykuyla uyanıklık arası zihnim durmadan çalışıyor, asla çıkamayacağım bir labirentte gibi sözlerin, bölümlerin, başlık ve alt başlıkların arasında kayboluyorsun. Çıkmıyorsun. Günlerce evde. Sıcak. Tezden geçmeme karşın, hayattan yeniden zevk almaya başlamam Ekim'de ABD'ye gidişimin ardından Ancak Aralık sonunda noel ve ardından yeni yılda gerçekleşmişti.

İkinci evde kalışım, hamileliğim sırasında 1 yıl sonra yine yazı Ankara'da evde geçirmemdi. Apartmanda mantoloma yapılması hafızamda derin izler bırakmış. İş yok. Hamilesin. Hava çok sıcak. 6. katta camların önünde sürekli işçiler geçiyor. Balkonunda yuva yapan güvercinin yuvasını bozmamışsın. Balkona çıkamıyorsun. Çıksan da matkap, toz, güvercin... Sonra güvercin yavruları çok yoğun bir yağmurda onları korumaya çalışmaya rağmen ölüyor ve sen hamilesin.. Ağlıyorsun. Sıcak. İskele üzerinde düşecekler mi diye duyduğum endişe bir yandan. Evde yatsan yatamıyorsun, otursan oturamıyorsun camdan biri pat diye karşına çıkacak diye... Arada pencereden işçilere çay uzatıyorsun, 2 ayın böyle geçiyor. Haziran'da Diyarbakır'da, Temmuz'da Şanlıurfa Suruç'ta IŞİD terör saldırısı... Arada kısacık ama kısacık bir tatil yapalım diyoruz. Tatilin ilk gününde otele varış. Akyarlar'dasın. Karnında büyümekte olan bebeğin artık iyice belirginleşmiş, karşılayan görevli biliyor musunuz diyor 3 yaşındaki bir çocuğun cansız bedeni kıyıya vurdu! Suriye'deki iç savaştan kaçan bir ailenin 3 yaşındaki bebeği Aylan...Sarsıyor. Beni ve dünyayı...

Yaz bitiyor daha bu işin Aralık sonuna kadar yolu var. Arada çıkmalar, dışarıda dolanmalar ama sıcak. Bir yandan fiziksel olarak büyüyorsun. Yürüme mesafesinde gidilecek, sosyalleşecek bir alan yok. Çoğunlukla yalnızsın. Arkadaşların işte, okulda, farklı yerlerde, ailen İstanbul'da. Yalnızsın. Derken Ekim'de Emek, Demokrasi, Barış Mitinginde Ankara Garı'nda canlı bomba saldırısı oluyor. Yüzlerce insan bu dehşeti yaşıyor. Onlarcası ölüyor. Evdesin. Üzülüyorsun. Çok üzülüyorsun. Korkuyorsun. Dışarıdan korkuyorsun. Tren, otobüs.. hepsi birer risk... hepsi bir korku aracı. Gidemiyorsun bir yere. Bekleyiş. Bir yandan tatlı, neşeli  ve heyecanlı bir yandan endişeli. Gittikçe büyüyorsun.

Üçüncüsü, doğum ve anneliğin ilk yılı. 2015 Aralık'ta anne olmanın ardından evde kalıyorsun. Bebeğin var. Yeni bir hayat... Bir mucizeyle an be an yaşıyorsun. İlk birkaç günün ardından yine yalnızsın. Yoo hayır aslında bu kez yalnız değilsin. Sen ve yavrun var. Her şey yeni bir keşif, her geçen gün o değişiyor fakat yaptığın işler, günün hep aynı.. Alt değiştir, emzir, uyuduğunda yemek, temizlik, etraf toplama, uyandı emzir, alt değiştir, uyudu hooop işler... Kış.. Dışarı çıkamıyorsun yine. Nereye götüreceksin minicik bebeği, AVM'ye mi? Zaten kış, soğuk.. Haftasonları hariç ki çoğunlukla haftasonu da yine evdesin. Aradan aylar geçiyor. Ev işleri, bebek bakımı, doktoralı olup çalışamama, seni bekleyen bir işin olmayışı...

Bir yandan kendi kişisel gündemin, mutlulukların, mutszulukların bir yandan Türkiye'de ardı ardına terör saldırıları... Ocak'ta, Şubat'ta Mart'ta...İstanbul'da, Diyarbakır'da, Ankara'da.. Haziran'da, Ağustos'ta Aralık'ta.. Sürekli evdesin, bitmeyen bir günü yaşıyor gibisin. Dayanamayacak gibi oluyorsun. Çocuğunu bırakıp da çıkabileceğin eşinden başka biri yok. O da bunalıyor. En fazla yarım saatlik bir yere gidip gelebiliyorsun. O da bir market, bir manav... Sen çalışan bir kadındın, sokağı, esnafı, insanlarla konuşmayı, birlikte çay kahve içmeyi, tiyatroya gitmeyi, sinemaya gitmeyi, seyahat etmeyi severdin...Bu dönemi de yalnızlıkla ve kısıtlamalarla anımsıyorum. Baharda ve yazın gidilen kısa seyahatler dışında ev EV EV... Evin el yapımı bir hücre gibi geldiği anlar oluyor. Yardıma ihtiyacın var ama o da pek mümkün olamıyor. 1 yılın sonunda iş buluyorsun. ÇIKIŞ.

Çok uzun bir aradan sonra toplu taşıma, metro, hayatın gündelik çok basit alışkanlıklarına o kadar yabancılaşmışsın ki, metroya binmek, kart okutmak, araç beklemek, kaldırımlarda yürümek, kuruyemişçiye gitmek.. Ankara'da yaşadığın yer itibariyle sokak yaşamından çok uzak kaldığın için Kızılay öylesine davetkar, öylesine çok uyaranla dolu bir yer ki misal.. Bazı günler 3 metro değiştirip Ankara koşullarında çok uzun olan Çayyolu-Keçiören, Keçiören-Çayyolu hattını Kızılay'da inerek 1 saat eve geç kalıp, emzirilmeyi bekleyen çocuğunu göze alarak sokağa yalnızca bakmak için harcıyorsun. Belki toplamda 3 ya da 4 kez..

İş hayatına başlamasıyla sokak tekrar davetkar bir yer olmaya başlıyor. Çocukla bir yere gitmek hep bir planlama, telaşlı bir hazırlık, yolculuklar ise bir bilinmeyen olarak görünse de... Haftada 3 gün de olsa ona bakan biri var ve o 3 günü işte de geçirsen evden çıktın bir kere. Akşam hayatı yine yok. Sinema, bar, tiyatro, arkadaşlarla buluşmak, konsere gitmek yine yok. Çünkü akşamları bırakacak kimse yok. Araya ailenin İstanbul'dan kısa süreli gelişleri oluyor. Onda da tedirgince, geç kalır mıyız düşüncesiyle 1 saatliğine eve en yakın AVM'ye (!) gidip dönüyorsun.

Dördüncüsü, şehir değişikliğiyle geldi. Artık başka bir ev. Üç evde kalma aynı eve denk gelirken bu dördüncüsü İstanbul. Bu kez de taşınmak için işten ayrıldın. Kendi isteğimiz olmasına karşın ailecek duyduğumuz hüzün... Bir yandan eşin yeni işi, sabaha karşı 5 buçukta işe gitmek için evden çıkıyor oluşu, onun çıkışından 3-4 saat sonra ağaran bir gün, kış... Yine ev hanımı olmayı hemen öğreniyorsun. Ev süpürmek, yemek yapmak, toz almak, yemek yapmak ve bunlardan fırsat bulduğunda çocuğunla oynamak... Bu süreci neden yalnız geçirmiş gibi anımsıyorum bilmiyorum. Belki Kasım ile Mart ayları arasında bir iki ağır soğuk algınlığını eşin Ankara'dayken kızınla birlikte tek geçirdiğin için. Çünkü yıllardır olmak istediğim yerdeyim, İstanbul'dayım, annem, babam, kardeşim, tüm akrabalarım burada ama ben yine çaresiz ve kendimi yetemez hissediyorum. Bu kez evde kalışım 5 ay sürüyor. İş yine bir ÇIKIŞ.

Beşincisi #evdekal. Bu kez  dışarısı davetkar olmaktan çok uzakta... Tehdit.. Dokunmak tehdit, solumak bile tehdit.. O sımsıcak güneş, o en sevilen mevsim, o cıvıltılı kuş sesleri, o binaların arasından yalnızca çok küçük bir kısmı görünen deniz, o boğaz, o kız kulesi, o büyüdüğün mahalledeki esnaf... gitsen de hiçbir şey aynı değil.

Yalnızca kendi evde kalışın yetmiyor. Kaygının doruk yaptığı dönemlerde evin kapısı çok güçlü bir sembol olarak karşında duruyor. Yalnızca ev kapısı değil, balkon, banyo, mutfak, evin bölümleri yeni hijyen ritüelleri için yeni anlamlarla yükleniyor. Kapı=tehditle ve riskle yüzleşme yeri/bariyer, balkon/dezenfekte etme sahası/ ürünlerin bekleme alanı/ dış dünyaya kendi kısıtlı alanından seyreyleme yeri, pencere/sınırlı seyirlik, banyo-arınma bölgesi tuhaf tuhaf anlamlar.. Tam bu durumun öncesinde okuduğum Sophie Mackintosh'un Su Kürü.. satır satır aklımda dolanıyor...


Zilin çalması, kapıya birinin gelişi, zorunlu ihtiyaçlar için dışarıya çıkıldığında temas edilen her yerin tehditkar oluşu ve eve gelenin, tehdit ve zararlı olabilecek her türlü koşulu sağlayan dışarının "kir"lerinden arınma ritüelleri.. Banyonun dışarda virüs bulaşmışsa hiçbir koruma v.b. sağlamayacağının bilinmesine rağmen tepeden tırnağa arınma ritüelini sürdürme.. Marketten alınanları dezenfekte etme... Hepsi daha yaparken aşırı hissettirmesine rağmen vazgeçememe. Marketten elinde poşetlerle gelip kapıda duran eşime kapıyı açınca zombi görmüş gibi donup bakmam ve basiretimin bağlanması bu sürecin aşırılığına dair kafamda yer eden en acayip görsellerden biri. Annemin, "damacanayı yıkadığım gibi sizi yıkamadım" ifadesi de bu süreçte evin dışından gelen nesnelerle kurulan ilişkiyi anlamak açısından bir özet niteliğinde sanırım.

Tüm bunlarla birlikte, anaokulu çağında çocuğu olan çalışanlara daha tanıdık gelecek zorluklar da cabası. Günün büyük bir bölümünü ev dışında geçiren çocuğun birebir anda evde yalnız olmaya başlaması, tüm bakım ve eğitim sorumluluklarının bir anda destek mekanizmalarının- okul, bakıcı, aile büyükleri gibi- devre dışı kalmasıyla anne ve babanın üstünde oluşu... Birdenbire değişen rutinleriyle, çocuğun değişen psikolojisiyle baş etmeye çalışırken, onun yaşadığı yalnızlık ve kaygıyı görerek kendi kaygılarınla başetmenin zorluğu, bir yandan uzaktan eğitime katılsın diye arzularken, bir yandan çocuk ekran karşısında öğretmeninin sorduğu sorulara dizini ısırarak, koltukta zıplayarak tepki verirken, istemiyor işte katılmasın diyebilme gerekliliği, ev içi çalışma düzeninin oluşturulmaya çalışılmasının çocuğumuzun varlığında zorluğu...

Ev bir anda ve aynı anda bir sığınma ünitesi ve hatta hücre,  iş yeri ve kreşe dönüşüyor.. odaların fonksiyonları, nesnelerin fonksiyonları yeniden tanımlanıyor. Örneğin ütü masası, çalışma masası görevi görürken, evin en az kullanılan odası zoom toplantılarıyla toplantı odasına dönüşüyor; balkon, ebeveynlerden birinin kısa süreliğine de olsa tek başına kalabileceği tek alan oluyor.

Bu kez dış dünya davetkar değil. O nedenle, tüm bu sürecin akabinde epey bir zamandır normal çalışma düzeniyle işe yerine gidip gelen biri olarak evden çıkmanın ve işe gitmenin, dolayısıyla kızımın bakımında destek alma gerekliliğiyle ev düzeninin bir daha değişmesinin yaşattığı endişeyi ve panik halini burada yazmayacağım. Temassız ateş ölçerin dili olsa ailecek endişemizin boyutlarını gözler önüne sererdi.


Özetle bu süreç her yaş grubunda silinmeyecek izler bıraktı. Bırakıyor da. Ev de bu sürecin yaşandığı en önemli mekanlardan biri oldu, oluyor. Distopik dizilerde izlediklerimizin gerçeğimiz olabileceği endişesini taşıyan biri olmama karşın bu gerçekliği yaşamak, sevdiğim ve her biri farklı risk grubunda yer alan aile üyelerim için kaygı duymak, hastalanırsak kimse kimseye bakamaz diye korku duymak, temas ettiğim tüm mekanları ve nesneleri yeniden tanımlamak ve hayatı eksilterek, yalnızca hayatta kalma modunda yaşamak salgının en önemli tahribatlarından oldu. Evde kalmak bir kadın için her zaman zordu. Bu süreç bu zorlukları katmerleştirdi.



Not: Hastalık riskinin çok yüksek olduğu, sağlık sektörü başta olmak üzere tüm sektörlerin çalışanlarının tecrübeleri, zorlukları çok başka türlü..  Bununla birlikte yalnız kalan yaşlılar, kanser hastaları ve yakınları, bir yakını hasta olup da yanına gidemeyenler, ayrı illerde ayrı ülkelerde kalanlar, yurtlarda karantinada kalanlar, çocuklarıyla karantinaya alınanlar, bir yakınını bu hastalıktan kaybedenler, cenazesi olanlar çok daha derin, çok daha ağır travmalar yaşadılar. Onlara beden ve ruh sağlığı ve sabır diliyorum...


5 Nisan 2020 Pazar

Yeni bir dünya düzenine doğru...




Boş sayfalara bakıp, parklarda oynayan çocukları, çığlık çığlığa zıplayışlarını düşünüyorum. Güneş terden alınlarına yapışmış saçlarına altın kıpırtsı gibi vuruyor. Kaydıraklardan peşpeşe peşbeşe kayıyorlar. Birinin eli burnunda, ötekinin sümükleri dudağının üzerinde hafif bir parlaklık yaratmış. Saçında tam 5 tane toka olan kız çocuğu oyuncağını salıncağa koymuş hızlıca hızlıca sallıyor. Bir anne bebeğini kucağında taşırken elini bebeğin seyrek saçlarında gezdiriyor. Doğumdan sonra daha karnındaki şişlik tümüyle geçmemiş. Deniz kıyısında paten yapan sevgililer sahilden gelen 1990'lar pop şarkılarından bir çeşni sunan uzun saçlı, yeni ısınmakta olan havaya ve güneşe rağmen siyah deri ceketli orta yaşlarındaki adamın "başlaaaamam biteceğini bile bile bu aşka başlaaamam" diye şarkı söyleyişine göz göze gelip gülümsüyorlar. Ben de bankta oturuyorum. Kulağımdaki kulaklığı boynuma almışım. Taze havayı yarı tıkalı burun deliklerimden soluyorum. Gözlerim güneşten kamaşıyor, kenarlarındaki kırışıklıkların daha da derinleştiğini, yüzümün güneşten hafif pembeleştiğini hissediyorum. Çimenler üzerinde gevşemiş uzanan insanlara, bir çocuğun fırlattığı ve şu an çimler üzerinde dönüp duran gökkuşağı renkli topuna bakıyorum. O sırada beyaz bir köpek sahibinin elinden fırlayıp topa koşuyor. Bir anne, sürekli baloncuk yapan köpük, balon ve sağlıksız plastikten yapılma oyuncaklar yapan adama kızgın bir ifadeyle bakıyor. Oğlu çoktan adamın arada bir yaptığı baloncuklar arasında kaybolmuş bile. Derken elime oturduğum banktan kıymık batıyor. Aldırmıyorum. Karşıdan kızım hızla koşuyor, kollarımı açıyorum ona sanki iki dakika önce sarılmamışım gibi hararetle sarılıyorum.
Öyle sıradan bir hayal, öyle yalın, öyle orta..

Salgın. Evde kalan şanslı azınlıktanım. Bir de dağdaki, ormandaki, sahildeki evinde kalanlar, bir de hiçbir şekilde evinde kalamayanlar var. İşe gitmese koronadan değil bu düzenden hastalanacak, dertten muzdarip olacak ve belki de yaşamını yitirecekler var. Bu hadiselerden 1-2 ay evvel 1 ay boyunca sol gözümün seğirmesinden tut da 20 yıl önce edindiğim ilk mail adresimin kendi seçimimle coronaaustrina oluşuna kadar her türlü negatif tesadüfün üzerinde zihnim dakikalarca gidip geliyor. Korkular, zihinde hiç tenefüse çıkmıyor.

El yıka. Belki saatte 20 kezi bulduğu bile olmuştur. Evde kişisel bakımını üstlendiğiniz yaş grubunda bir çocuğunuz varsa hem kendinizle, hem işlerle hem de çocuğunuzla uğraşırken sürekli kendinizi el yıkarken bulabiliyorsunuz. Neredeyse kanamak üzere olan sertleşen el üstleri, azan egzemalar.. Sosyal mesafe. Evde fiziksel bir uzaklaşma pek mümkün değil. Özellikle çocukla. Alt alta üst üste. Zaten çocuklar evde kaldıkça, minderler, yastıklar, yorganlar, örtüler yerlerde. Her yer parkur. Panik anne için her yer potansiyel virüs. Nesnelerden korkular. Damacanadan, kalemlerden, anahtardan, pencere kolundan, iş çantalarından... Her türlü nesne bir tehdit her türlü nesne bir yüzey. Her yüzey.. 3 gün, 5 gün, 17 gün... İnsan bir daha nasıl dışarı çıkar? Çıkar. Çıkacak. Çıkmalı. Al işte her şeye sosyal medya dediniz. Sosyal miymiş o sosyal medyalar. Ne kadar sosyaller? Sosyal ne? Tekrar düşünüyorum.

Tarih rahatlatırdı. Mikro ölçekteki sorunlara makro bakmayı öğretmişti. İktisat tarihi, insanlık tarihi, salgınlar tarihi... Salgınlar tarihine bakınca rahatlayamıyor insan. Okuyorum. Okuyorsun. Yok. Bir ufak umut bulurum okurken diyorsun. Yok. Her zaman seni teskin edenler de teskin edemez oluyor.


Ev halkından bir kişi bile dışarı çıkıyorsa- ki çıkıyor- tedirginlik yeniden başlıyor. Gün, grafik eğrilerine dönüşen binlerce hayatını kaybeden, hasta olan insan, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen çocuk youtube videoları, hadi bırak artık tableti, ellerini yıkadın mı, kızım elini ağzına götürme, gözünü kaşıma, bak yememiz lazım, kıyafetini makineye attın mı larla, pıs pıs pıs kolonyalarla, cırt cırt yırtılan kağıt havlularla, bip yapan ateş ölçer sesiyle, çamaşır suyu, domestos kokusuyla geçiyor.


Pek çok kadın gibi, evde kalmak iş yükünü de ziyadesiyle arttırıyor. Mesailer çocuğumuz uyuyana kadar bitmiyor. O uyusun diye gece yarısı 12de dahi beklerken, aman buna da şükür diyip kızsak bile vicdan muhasebesiyle başbaşa kalıyoruz. Üstelik de tam yatmadan evvel şöyle şeyler söylerse...
"Artık evde durmak istemiyorum. Arkadaşlarımı ve okulumu özledim. Ben vat ya merdivenle karşıki çatıya geçip oradan trambolinde zıplayıp aya çıkmak ve taş toplamak istiyorum" diyen kızım, evdeki oyuncaklarını "bize nasıl olsa kimse gelmeyecek, dağınıklığı da göremeyecek, çünkü hayatta virüs çıktı" diyor. "Hayatta virüs çıktı". Son günlerdeki cümlesi bu. Ya da "anne virüs geçince bana şunu alabilir misin?". Zaman ve mekan algımız tümden değişiyor.
Geçen gün şöyle bir öneriyle çıkageldi:
-Anne, artık herkes evinde sıkıldı ya.
-Evet..
-Bence herkes karavan alsın. Hem evde kalabilir hem de dışarıda olabilir.

********************************************************************

Bilinmezlik karşısında, sürekli okuyorsun. Sağlık kuruluşlarını, istatistikleri, dünya ekonomik forumunu, unicefi, tüm dünya kuruluşları hatta virüsün RNA dizilimini bile okuyorsun. Bu kadar çok "bilmek" mi insanı daha da panik yapıyor? Sayılar, dizilimler, kimyası, biyolojisi, dağılımı, projeksiyonu, matematik modellemesi.. Her yerden bir şey akıyor.
Daha bu salgın olayı çıkmadan, dünya çağında türlü felaket haberiyle yüzleşirken, insanlığın bu döneminin insan psikolojisi için çok zor olduğunu düşünüyordum. Kaldırma kapasitesi. Bir insanın yakınında, yöresindeki olumsuz bir haberi kaldırmasıyla, yalnızca farklı şehirlerdeki değil, tümden farklı coğrafyalardaki hatta dünyalardaki haberleri alıp zihninde işlemesi, bunları yorumlaması, bunlara yönelik duygulanımı kaldırabileceğimizin çok üstünde. Kırk yıl düşünsem bir yazıda Mustafa Sandal'a gönderme yapacağım aklıma gelmezdi ama şöyle demiş Musti (2020, s.202)
"Bugünlerde doksanlar yeniden gündemde. Bazılarının içinde hep bir özlem var ya, bunun esas nedeni bugün maruz kaldığımız bilginin ve buna bağlı olarak verdiğimiz tepkinin fazlalığı. İnsan beyninin yaklaşık 2,5 milyon GB hafızaya sahip olduğu tahmin ediliyor. Şu anda gün içinde ortalama 80 bin MB'lik bilgiye maruz kalıyorsak, muhtemelen bu rakam doksanlarda 10 bin MB kadardı. Bu bilgileri sindirme alanımız daha fazlaydı." Elbette, hayatın hızlı akışına, endüstri sonrası toplumlarda hızın ve riskin artışına dair çok sayıda çalışma var. Dileyen bunları da okuyabilir. Okumasına da gerek yok şu an içindeyiz zaten. Bütün o hızı, sistemi bir yandan sorguluyor, bir yandan da evden bile sürdürdüğümüz pek çok pratikle yeniden üretiyoruz.

Tüm bu kaosun içinde tüm bu olanları kaldırabilmek adına insan farklı pratikler geliştirdi. Bu pratikler de sosyal sınıflara göre farklılık gösteriyor.
Biri mizah, biri de yine nostalji oldu örneğin.. Sabahtan akşama kadar whatsapp kişilerimizle, gruplarımızda durumu ti'ye alan paylaşımlar dönüyor. Öte yandan kültürel belleğimizde yer etmiş imajlar, kişilere göndermeler.. Zeki Müren'li paylaşımlar, televizyonlarda başlatılan Türk filmi geceleri, Kemal Sunal'lar, Tarık Akan'lar, Müjde Ar'lar.. Geçmişin o "naif", "daha hiçbir felaketin uğramadığı" zamanlarına, "sevgi dolu" günlerine özlem.. Hulusi Kentmen çıkıp da "Ne virüsü yahu. Sarılın bakıyım çocuklar" dese, sanki her şey geçip gidecek..
Yoga yapanlar, meditasyon yapıp kendini rahatlatmak isteyenler, madalyonun diğer yüzünde de evinde dua ediyor. 
Bir de yalnızlığını örtbas etmek isteyen canlı yayıncılar, anlık paylaşımcılar, yemek yapanlar, youtuberlar, instacılar.. Hepimiz bir şekilde "canlı" olduğumuzu anımsatan, hayatta kalma stratejileri geliştirmeye çabalıyoruz.

Stratejiler, benim gibi günün çeşitli zamanlarını çeşitli korkulara ve üzüntülere ayırarak bir rutin kuranlar için pek işe yaramıyor ama elimizden geleni yapacağız...

Tüm kalbimle, sağlıcakla kalın...

Gözde Ç.