1 Aralık 2011 Perşembe

Minübüsteki kadın saçları...

Başlık sizi yanıltmasın. Ne bir korku hikayesi açılışı, ne de bir gizli aşk öyküsünün kapılarını aralıyoruz bu hafta. Yalnızca onlarca kitap okumam gerekirken, yazmam gereken bir sürü şey varken ben neyi düşünüyorum ve neyi görünce canım yazı yazmak istiyor acaba? Minübüste oturan kadınların arkadan görünen saçları! Pes!

Minübüsteysem, şanslıysam ve oturmayı başarabiliyorsam etrafı incelemeye koyuluyorum. Öteki türlüsü de zaten bedensel mesafeler üzerine düşünmeyi gerektiriyor. İki insan hatta bazen üç dört insanla bedenimiz arasında yalnızca santimetrekarelerden bahsedebileceğimiz ayakta yolculuk fenomeni ayrı bi dava yani. Yanındakinin çoğunlukla gözleri dışında, paltosu, ayyakkabıları, koltuk altı, hele ki benim gibi kısa boyluysanız genelde koltuk altı ve giysisinin düğmeleri gibi o an Allah ne verdiyse görebildiğiniz şeyler enteresan. Yolu zaten görmüyorsunuz. Şoförün ensesi, para uzatıp alan eller, şoförün tersten dönen bileği, şoförler odası fiyat tarifesi, çoğunlukla Türk bayrağı, bazen ıslak mendil, tozlu ve kirli camlar, soğuksa buğu- ki bu durumda da ilkokuldan bu yana geliştirdiğim düşünceyle "bunlar şimdi tükürüklerimiz mi" oluyor...Evet siz şanslı arabalı çocuklar, amcalar, teyzeler bu güzelliklerden mahrumsunuz işte. Yolculuğunuz uzunsa daha da enetersan şeyler görebilir hatta fiziksel condition ınızı bi hayli geliştirebilirdiniz. Kasis spor salonunun sunduğu esneme hareketlerini yapabilir, dengeyi yeniden keşfedebilirdiniz. Burda da arabalılara laf sokup, yedi yıllık kimlik niyetine kullanılan ehliyetimizle dalga geçtikten sonra yolculuğumuza devam edelim. Evet bu muhteşem şeyler görsel hafızanızda yer edebilir, bilinçaltınızda da hoş enstanteneler yaratarak rüyalarınızda hoş sürprizlerle sizi bulabilir. Ama bu hoşluklardan biri de önünüzde oturan insanlardır. Para uzattığınızda yüzlerini size dönmedilerse acayip hayal gücü egzersizi fırsatı yakalamış olursunuz. Çünkü tek odaklanabildiğiniz saçlardır. Saçların insanların kimlikleri hakkında neler söylediği hep merakımı çelmiştir. Yağlı- temiz, kıvırcık-düz, dalgalı-bukleli, kahve-sarı- kızıl- beyaz- yeşil, saçsız- gür, parlak-mat, yapılı- natürel filan.. İtiraf ediyorum önümde oturan kadınların saçlarına sadece bakmak yetmiyor böyle bi dokunasım geliyor. Hele saçın altında başlayan ve koltuktan dolayı küçük bir kısmını gördüğümüz giysiye saç düştüyse onu da alasım geliyor. Tabii ki dokunmuyoruz. Cıs! Mazallah bugün ayakta tutunmaya çalışırken koltuğun sağını kadifemsi bi kumaş sanarak adamın paltosunu ve malesef içindeki kolunu tuttum da nasıl özür dileyeceğimi bilemedim. Hel ebi de önümdekinin saçına dokunsam filan.. Ayyyhh! Korktum içim ürperdi (!) Şimdi aslında bu ortaokul erkekleri tarzı kızdan hoşlanıp başka yöntemlerle belli edemediği için saç çekip, toka hacılamaktan farklı bi his. Öyle her saça da dokunmak istemiyoruz elbet de niyeyse içimden de dokunsam ne olur gibi tuhaf bir düşünce geçiyor. İnsanın nasıl bir sınırı var Ya Rabbim? Saç dediğin şey öyle kıl tüy olayı değil ki kardeş. Bence bizzat kendisi insanın içinde yaşadığı dönemi birebir karakterize ediyor. Bir ara şu facebookta falan vardı kendini bir çırpıda 1960'ların okul yıllığındaki kıza dönüştürebiliyordun saç modelinle. Örneğin bizim Beşeri'de bi kız var hangimiz aklından 1980'leri geçirmiyor merak ediyorum doğrusu. Değil mi Figencim ya? Öte yandan bir kadının en değerli mücevherlerinden biri olabilen bu saç, hastalıkta falan kaybedildiğindeyse en büyük kabus olabiliyor. Neyse, sadece saçını gördüğüm kadınların nasıl yüzleri olabileceğini düşünüyorum. Gözleri ne renk, kaşlarıyla saçları uyumlu mu, burnu biçimli mi, yaşlı mı genç mi, kederli mi mutlu mu, tebessümlü bir yüz mü öfkeli mi... Çoğunlukla yanılmadım ama bazen de çok pis dumura uğradım. Neyse kıssadan hisse- saçla, kaşla, gözle, yüzle, renkle anlaşılmaz insan; değerlendirilmez de. Ama epey de anlatır yani. Kadının etrafıyla sınırıdır saç...
Şimdilik şairin şu dizeleriyle buraya veda ediyorum

"Bilmiyorum ne vardı saçlarında
rüzgar mı delice eserdi
gözlerim mi öyle görürdü yoksa"*

Bugün minübüsteki kadın saçlarını işledik bir dahaki yazımızda da yemekte saç fenomenini ele alacağız sevgili okuyucular.

* Dizeler Özdemir Asaf'ın "Saçları" şiirinden alıntıdır.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Bir zamanlar anadolu'da ya dair...

Yönetmen Nuri Bilge Ceylan'ın 2011 yapımı "Bir Zamanlar Anadolu'da" adlı eserini, filmin adı, konusu, mekan ve zaman üzerinden incelemeye çalışacağım. Öncelikle filmden edebi bir zevk aldığım için böyle bir yazı yazmak istediğimi belirteyim. Sinema filmini bir sanat eseri olarak tanımlamanın pek çok değişik kriteri olabileceği gibi, benim için diğer sanat türlerine olan yakınlığının önem taşıdığını belirtmeliyim. İyi bir edebi eser, insanı nasıl içine alır ve evrende bambaşka zamansız bir noktaya ve mekana taşırsa bir filmin bunu yapabilmesi hem bir o kadar zor hem de görsellik, ses, müzik gibi duygulanıma götüren pek çok öğeyi kullanabildiğinden kolay da olabilir. Ceylan sinemasının görsellikteki başarısı bir yana bu kez, eserini izlerken hissettiğim edebi hazzın, karakterlerin kurulmasındaki özen ve detaycılığın yanısıra karakterlerin yansıttığı toplumsal konumlar ve manevi derinlikle ilişkili olduğunu ve bu iki öğenin birbiriyle uyumlandırmasının insana "hakikat" hissi vermesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Karmaşık cümlelelerle boğuşmadan da, Anadolu kırsalında, Kırıkkale'de işlenen bir cinayetin peşinden sürüklenen bir hikayeyi anlatan bu filmi bir sanat eseri yapan özellikleri üzerinde duracağım.

Öncelikle filmin adını ele alarak başlayalım. "Bir zamanlar Anadolu'da" başlığı pek çok açıdan, filmin yarattığı belirsizlik atmosferi; ne ile karşılaşılabileceğinin bilinmemesi, gizem hislerinin yanısıra tekrar öğesiyle de örtüşüyor. Çocukluğumuzda anlatılan masallarda olduğu gibi "Bir zamanlar" ifadesi bizi yalnızca zamansızlığa ve masalsılığa değil, çok geniş bir zamanda gerçekleşen bir durum ve olay örgüsüne taşıyor. Filmin olay örgüsünün yarısından fazlasının, gerçek anlamıyla bir gecede kurgulanmış olması ve filmin devamının da, gecenin ertesi gününde geçiyor olmasıyla zıt bir ifade olsa da bu zıtlığın anlamlı olduğunu vurgulamak gerekir. Çünkü bir anlatıda “bir zamanlar” ifadesiyle zamanın kesinliği ve netliği kırılıyorsa burda süregiden bir sürece gönderme olduğu düşünülebilir. Bu noktada “Bir zamanlar Anadolu’da” başlığı filme hem masal mistisizmi katarken hem de Anadolu’da zamanın belirsizliği ve gerçek anlamda güneş doğup batsa bile günlerin ve doğanın sürekliliğinin devam etmesi ve aynı zamanda toplumsal ilişkilerin olduğu gibi kalması ve devamlılığı üzerine de kanımca bir gönderme yapıyor. Öte yandan filmde, bu ifadenin geçtiği yerde hangi karakterin kime bu sözü kullandığı da önem taşıyor. Dr. Cemal gece, araba farından gelen ışıkla aydınlanan sarı başakların sonsuzluğuna ve aynılığına bakmaktadır. İnsanların ölümlülüğü üzerine sözler söyler. Şoför Arap Ali, Dr. Cemal’e aralarındaki diyalogda kentten kıra gelen doktorun melankolisini ve yaşadığı hissiyatı sezer bir halde “Bir zamanlar Anadolu’da böyle bir gece geçirdim dersin” minvalinde bir söz söyler. Burada, bu ifade yukarıda bahsettiğimiz anlama ek olarak ikinci ve üçüncü anlamlar kazanır. Bu anlamlardan biri, şu an için Anadolu’da bulunan Dr. Cemal karakterinin bir zaman sonra başka bir yerde olacağı ve bu yerin Anadolu olmayacağı ve büyük olasılıkla İstanbul gibi daha büyük bir kent olması. Bir diğer anlam ise Anadolu’dan uzaklaşılmasıyla birlikte Anadolu kırsalında geçirilen zamana bir masal, bir macera, ve belki de gerçekten varolmuş olması istenmeyen bir zaman dilimi olarak bakılacak olması. Bu anlamları çok önemli buluyorum. Çünkü, halen daha Türk sinemasının ve daraltacak olursak aydın sinemasının, Türkiye coğrafyasında üreten ve üretilen herkesin ve herşeyin bir şekilde dokunduğu kent-kır ikiliğine gönderme yapıyor. Ve Anadolu, daha geniş anlamıyla kırsal bir çeşit büyülü gerçekçilikle anlatılıyor. Bu anlatımı filmde, Dr. Cemal karakterinin işemeye gittiği sırada da görebiliriz. Çok basit bir eylem için gittiğinde, şimşeklerle ve gök gürültüleriyle adeta kuduran doğa, adamın yüzünü döndüğü kayalarda ona bir oyun oynayarak yontuları aydınlatıyor ve Dr. Cemal yüz yontularıyla düpedüz korkuyor. Türk edebiyatının kırı konu edinen eserlerinde, özellikle Yaşar Kemal’de dikkatimizi çeken doğa ve korku unsurları burda da bu kentli karakterin gözünden ve üzerinden işleniyor. Ve “Bir Zamanlar Anadolu’da” ifadesinin de Arap Ali’ye söyletilmesi bu anlamda çok manidar.

Masal zamandan gerçek zamana geçecek olursak filmin olay örgüsü yukarıda da söylediğim gibi iki temel zamanda kurgulanmış. Ki bu iki temel zaman gece ve gündüz. Uyuyamayan veya gece yaşayan insanların bileceği bir hisle, filmin uzun bir kısmı alacakaranlıkta yer yer zifiri karanlıkta, yalnızca araba farlarının aydınlattığı yollarda geçiyor. Gece zaman diyebileceğim bu yaklaşık 100-120 dakikalık seyirde izleyici yol alan karakterle ve karşılaşılan tiplerle aynı yerdeymiş hissine kapılıyor. Gerek kamera açıları, gerekse yapılan muhabbetlerin dinlenmesi açısından gece önemli bir zaman öğesi. Doğanın yalnızlığında ve tekrar eden aynılığında, insan etrafında kim varsa ona tutunur ya. İşte burada da neredeyse birebir gerçek zaman hissi yaratan kısımda, izleyici sabaha varacak olan gece boyunca karakterlerle birlikte yol alıyor. Öte yandan hikaye örgüsü açısından düğüm gece atılırken, sabahın ilk ışıkları ve günün doğmasıyla düğüm yavaş yavaş çözülüyor. Burada zamanın filmde kullanılmasına ilişkin vurgulamak istediğim bir nokta daha var. O da gecenin şiirsel ve masalsı dilinin sabahleyin yerini hukuk, bürokrasi ve tıp diline bırakması. Bir nevi karakterlerin gece boyunca içlerinde yaptıkları ve eş zamanlı olarak bir cesetin peşinde yaptıkları yolculukların nihayete ermesiyle günlük yaşamın içindeki kamusal alanlarda bu resmi dille temas etmeleri sonucunda iç yolculukları ve resmiyet ile yaşanılan gerilim de yoğunlaşıyor. Zamandaki ve dildeki bu kopuşun başlangıcında ise filmdeki önemli bir masumiyet sahnesi dikkat çekiyor. Muhtarın evinde dinlenmek için duran karakterlerimizin yorgunluğu, içinde bulundukları belirsizlik, korkuları, düşünceleri üzerinde çarpıcı biçimde kırılma noktası yaratan bir kadın oluyor. Bu konuya karakterler üzerinde dururken değineceğim fakat, kadın karakterin perdeye çıkmasıyla gecenin dili son yükselişini yaparak masalsılıkta doruğa çıkıyor. Muhtarın kızının meleksiliğiyle bir sürü erkeğin olduğu bir mekana elinde gaz lambası ve çay tepsisiyle girmesi ve karakterlerin kadının gözlerinde gördükleriyle gerçek duygularının çözülmesi oldukça manidar. Bu andan itibaren yavaş yavaş sabaha çıkacağımızı bilmeye başlıyoruz.

Filmde günün ve gün ışığının kullanılmaya başlanmasıyla birlikte, olayların çözülmeye başlamasının eş zamanlı oluşu, insana gece ve gündüz olgusunu yeniden düşündürüyor. Gece, karakterlerin iç dünyalarında bir yolculukken, gündüz yolcuları çeşitli duraklara bırakıyor, Komiser evine, doktor hastanesine, zanlı hapishaneye, ölü otopsi masasına ve savcıyı ise içini kemirip bitiren kayıp bir hikayedeki yerine. Karakterler üzerinde burada fazla duramayacağım ama filmde gece boyunca detaylarla, kostümlerle- üniformalar, savcının paltosu, Arap Ali’nin ceketi gibi- ve diyaloglarla ve suskunluklarla kurulan karakterler mesleklerinin ve bulundukları toplumsal konumların hakkını gündüz dile geldiklerinde iyice hissettiriyorlar. Bu açıdan bakıldığında gündüz, hukuk, tıp ve bürokrasi gibi dillerle konuşurken gece şiir dilinde ilerliyor gibi geldi bana. Filmdeki replikte olduğu gibi, “bu hayatta halay başı olacaksın” ifadesi, halay başını Ankara’dan gelen savcı üzerinden yaşatılıyor. Savcı raporu yazdırırken hukukun dili ve amiyane tabirle adamın okumuşluğu herkesin onu ceset etrafında sıra sıra cümleler kurarken dinlemesiyle büyüyor. Filmdeki zaman ve kurgu örtüşmesini güçlendiren diğer bir öğe ise mekan seçimi.

Filmdeki mekanları temel olarak ikiye ayırırsam, dış ve karakterlerin içlerinde yaşattıkları mekanlar olarak sıralayabilirim. Dış mekan, olay örgüsünün yaşandığı Kırıkkale ve çevresi. Kırsalın bu denli güzel anlatıldığı bir Türk yapımı film anımsadığımı sanmıyorum. Yukarıda da sözünü ettiğim gibi belirsizliğin birbirine çok benzeyen ve bir çeşme ile karakterize edilen mekanlarda karakterlerimizin yolculuklarını izlemek, arabaların içinde bir araya gelmiş birbirinden çok da farklı ama bir noktada örtüşen hayatların, ölümlülüğü ve ölümü sorguladıkları kadar hayatı sorgulamalarına da taşıyor izleyiciyi. Kırsala eşlik eden, araba içi, muhtarın evi gibi ikincil mekanlar diyaloglarla beslendiğinde yukarıda bahsettiğim masalsılığa inat gerçekçilik ortaya çıkıyor. Bu iki zıt öğenin birbiriyle öylesine eşsiz harmanlanması bir yana, gece ve gündüz mekanlarının birbirinden ayrı oluşu, gözümüze ayrı görünüşü, özellikle hastanede geçen kısımların dili, ışığı ve gerçekçiliği; karakterlerin iç dünyalarında giriştikleri otopsinin ve ahlak sorgulamalarının bir otopsi sırasında, otopsi masasının etrafında gerçekleşmesi oldukça ince işlenmiş detaylardı.

Öte yandan mekan aynı zamanda çağrışımlarla kurulan bir öğe olarak karşımıza çıkıyordu. Doktor Cemal’in odası; masasında yaşattığı dünyası ve geçmiş yaşamından izlerle dolu fotoğraflarla çağrıştırılan mekan da kır ve kent arasındaki ayrımın derinliğini artırırken öte yandan pratikte yaşanılan mekandan ne denli ayrı/farklı yerlerde yolculuk eden ruhlarımızın olduğunu göstermekte oldukça başarılıydı. Doktor Cemal’in elinde tutup uzunca baktığı deniz kıyısındaki çocukluk fotoğrafı, yanılmıyorsam bir pizzacıda ayrıldığı eşi varsaydığımız kadınla çekilmiş fotoğrafının tam da o hastane odasında, çok yorucu ve ölümle uykusuz kalınan bir gecenin sabahında, derman arayan hastaların bir kapı ötesinde nasıl da uzaklarda olabileceğimizi anlatmıyor mu?

Ben bu filmi çok sevdim. Bir roman okumuş gibi oldum. Herkes gibi bir ölümlü olarak, uçsuz bucaksız tarlalara bakarken yiter gibi, içindeydim ve öyle de kalmak istedim.

Gözde Ç.

Ankara

23 Eylül 2011 Cuma

Yaprak çıkmazı no:25

Hakikatla aramızda bir dert var. Ya o beni istemiyor ya ben onu. Anlaşamıyoruz.
Nasıl anlaşamaz ve tanımlanamaz bir ikili olduğumuz ise en çok bu mevsimde vuruyor başıma. Hakikate dönüşmek için mekan ve zaman arasında bir yerde neyi tahayyül ettiğimi bilmeden düşen bir yaprağın salınımında takılmış haldeyim. Neyse bu tahayyül "kuru dallar arasında sen gelirsin aklıma" cümlesiyle birlikte esen bir rüzgarla katmerli bir karanfil olup düşen gözyaşı oluyor. Bordo karanfil. Başkası değil. Bordo. Koyu kan kırmızı ile bordo arasında bir yerde bile değil.
"Saklamayın hakikati benden doktor. Bilmek istiyorum."
Büyük gözler ve göz kapağını aşıp nereye saplanacağını bilemeyen kirpikler.
sanki biri çıkmış o kirpikleri tek tek yoluyor. Sonra da işaret parmağıyla başparmağı arasında eziyor. Bir tavuğun didklenmesi ne kadar acıklıysa gözlerimde canlanan bu görüntü de gerçeküstü bir rüya kadar terletiyor avuç içlerimi. Bir bakmışsın hayat çizginde bir tırnak izi.
Pek âla bir çikolata ismi olabilecek bu sözcükle derdimin sonbaharda depreşmesi kadar, deliliğin neden bu kadar zor olduğunu düşünemeyecek kadar abuk subuk işlerle meşgul olmaktan dolayı durağan; çıkmaz sokağın içinden geçiyorum. Çıkmaz sokağın içinin hiçbir yere çıkmayacağı tabelada belirtilmişken yine de sokağa girenler gibi, bir çıkmazın kaderini paylaşan apartmanlarda oturanları merak ediyorum. "Yaprak çıkmazı" acaba böyle bir yer var mı?
Bir çıkmaz sokağa, çıkmaz olduğunu bile bile girenlerden biriyle tanıştım ve sanırım yine anlamsız bir soru sordum?
-Afedersiniz, ana yola nasıl çıkarım?


22 Ağustos 2011 Pazartesi

Nerde oturuyorsun; orda "ol"uyorsun

Birkaç haftadır şuraya yazayım diyorum da kollarımın masaya yapışmasının dışında, klavyemin sert oluşu, ha bire çalan telefonlar, ülkenin yoğun gündeminde anlamsız ve hafif yazılar yazıyor olmanın gerilimi derken üç satır yazamadım. Neyse efendim bizim iş yerindeki klima epeydir çalışmıyor. Her gelen giden zaten "ay ne güzel klimanız vaaaaar" diyerekten nazar etti zaten. Nazar edenlerin evinde yaz günü kalorifer yanlışlıkla yansın! Neyse dolayısıyla sıcakta yer yer sıcaktan halisülasyonlar yer yer çatıdan gelen sarsıntılar sebebiyle çatı üstüme yıkılacak, altında kalacağaım burda, 2007'den bu yana doktorada olup hiçbir şey yapmamış bir sahte akademik olup öleceğim; bir şey değil masam da çok dağınık falan derken bari oturup yazayım dedim.

Görüşmeyeli, yeni evime ortamıma alışmaya çalışıyorum. Ne yaparsın canım habitat olgusu! Ahhh sevgili Gözde nerden nereye işte sen kalk bir anahtar çevirip apartman kapısını açmaya çalışırken üç teyzeye selam verilen ortamlardan kalk gel Ankara'nın emekli muhitine, orda da bir hacı teyze, ağdacı abla, kuaför ile komşuculuk oyna, sonra da kalk "yeni orta sınıf" olgusuna konu olan bir muhite taşın. Şekerim Gordion üç adım ama ne yazık ki ayakkabımın topukları 5cm yi geçmiyor ve yüzümde herhangi bir kapatıcı olmadığı için iki kaşımın arasında yer etmiş sivilcem görünüyor! Neyse ki en yakın marketimizin 500 metre ilerde olduğu, ağustos böceklerinin ötüp- tam da ayı!- tankların karşımızda suskun heykeller gibi durup iki tane Atatürk'ün ayrı ayrı tepelerde konuşlandığı ve güneşin şahane batıp ayın daha da harikulade doğduğu bir yerde oturuyorum. İnanır mısın? Adı da tam bir masal kenti havasında. Ümitköy- Evet yanlış okumadınız Gözde Ümit köy diyarında. Ayrıyetten de Meksika Caddesi üzerindeyiz. Bu durumda ümitlerimizin Meksika kaynaklı olduğu düşünülürse kafa her daim iyi ve kaktüsler en yakın arkadaşımız.
Arkadaş demişken geçen gün 10-13 yaş grubu ergen kızların üç oğlanı peşine taktığı spor aletlerinde pedal çevirirken keşke şu kızlardan biri arkadaşım olsaymış diye düşündüm. dakikada 5 sms okur, 20 kere kıkırdayıp, 500 kere meraklanırdık ve hoşlandığımız çocuklarla ilk öpüşmemizin hayalini kurardık filan.Tam bu düşünceden koparken, anahtarımı koyacak yer bulamadığıım için yanımda taşıdığım fotoğraf makinası çantasını alarak- ne yapayım evde ilk elime geçen oydu- tarzan kızların yanından ayrıldım. Abicim o cross trainer mıdır nedir o spor aletinin tepelerinde geziniyorlar. Ben de onlara özenmiş malum telefon firmalarının ve bankaların mesajlarından başka heyecanlandırıcı bir şey olmayan cep telefonuma bakıyordum. Hadi gideyim dedim. Onları kendi dünyalarında bıraktım, otuz yaş bunalımına az kalmış geleceğime siteler arasından "ümit"le baktım...

Taşınalı beri, bir adresten başka bir adrese geçmenin asık yüzlü muhtarlar gezegeninden başka bir asık yüzlü muhtarlığa hareket etmenin ve birkaç form ve kağıt imzalamanın, faturaları sonlandırıp, hat kapatmanın dışında benim için acayip bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Sanırsın ki sevgilimden ayrıldım! Ağla allah ağla. Eski eve her gidiyorum, yatağa bakıp ağlıyorum, perdenin duruşuna bakıp sessizleşiyorum, kurumuş çiçeklere özenle dokunup, elimde kalan kurumuş yaprak kokusuna anlamlar buluyorum filan. Zaten eski evden çıkma fikri hasıl olduğunda mahalledeki çocuklu parka, ayakta durmadan dışarıyı göremediğim odanın yüksek camlarına, balkondaki kırık seramiklere, parkelerin üstündeki çiziklere, tozların toplaşmayı en çok sevdiği kapı arkaları ve koridor köşelerine bakıp bakıp iç geçirmiştim... Taşınmanın birdenbire değil zamana yayıldığı benimki gibi durumlarda insan çok aşık olup da ayrılacağını bildiği birine bakar gibi bakıyor evine. Bitecek biliyorsun ama bir kez daha öpmek isteyişinin, hee halini güzel görüşünün önüne geçemiyorsun.

İnsanın hafızasında her şeyin üst üste konduğu bir zemin varsa eğer; bu zemini mekanlar ve mekanların özellikleri oluşturuyor bence.. Köyler, kentler, bir evin bir odası, odada bulunan ayna, sabah güneşinin yazın odada yayılması, akşam karanlığının kışın odaya doluşu, battaniyenin yatakta duruşu, tozların hep biriktiği köşeler, yalnız kalmak istenilen anlarda sarılınan nevresimlerin kokusu, yemek masasıyla mutfak arasındaki yol, tencerelerin devrilmeye yüz tutmuş halleri...

Sanırım son iki aydır yirmi sekiz yıllık hayatımda nereden nereye yolculuk ettiğimizi düşünmekle meşgulüm. Bu düşüncelerim zaman zaman bende aşırı tahribata yol açsalar da detaylarını, kokularını, renklerini yalnızca hafızamda yaşatabildiğim mekanlardan kopma/ koparılma/ ayrılma hallerimi düşündükçe; işte bu yüzden çok aşıkken ayrılacağımı bidliğim sevgilime bakar gibi bakıyorum içinde yaşadığım yerlere... Yıllar önce bir doktorun: "Ayrılıklara ne için bu kadar tepki veriyorsun?" sorusu üzerine bu ayrılıkların yalnızca insanlardan ayrılma anlamına geldiğini düşünüp kendimce yanıtlar aramaya çalışmıştım. Fakat son bir yıldır gördüm ki yalnızca insanlardan kopmaya değil mekanlardan ayrılmaya da alışmak zor. Yıllar önce romanları incelerken ve romanlarda geçen mekanları irdelerken, karakterle olan ilişkisine, karakterin ruh halini nasıl yansıttığına, genel olarak mekanın romana ne kattığına bakardık. Niyeyse (!) ben en çok mekan olgusunu incelemeyi severdim çünkü olan bitenin, insanın derinlerinin mekan betimlemelerinde ortaya çıktığını düşünürdüm.
Bu mekandan ayrılmadan önce hep özlediğim birkaç yeri ve nesneyi burda anacağım; İstanbul Çiçekçi'de büyüdüğüm evin içine gaz konarak yanan kazanlı küçük banyosunda, annem yüzümü yıkarken lavaboya yetişmem için konulmuş olan taburem; kardeşim doğduğunda alınan tekli yataklarımızın koton yatak örtüleri, biri yavruağzı biri uçuk mavi ağırlıklı kapitone kumaşının üstünde uyuyan, o zamanlar erkek bebeğe benzeyen, şimdi çok güzel bir kız olan, ve yine o zamanlar ciyak ciyak ağlayı bir de yetmiyormuş gibi, duvarla yatak arasında kalan küçük boşluğa düşen kız kardeşim; ikinci evimizde duvarlarında gazete ve dergilerden kestiğim onlarca göz olan yatak odam; oda arkadaşlarımın sürekli çalışıp benim uyuduğum, benim uyanıp onların uyuduğu, yatağına maerdivenle çıkılan ve yine çalışma masasında imkansız aşklara gönderme yapan dans resimleri bulunan ODTÜ'deki yurt odam... Sizleri seviyorum. Unutmadım.
Bu kadar dram yeter artık bu odadan çıkma vakti geldi.
Başım ağrıyarak her yere gitmek için uzandığımız Eskişehir yoluna uzanmak için sıvalı ve boyasız sevimsiz duvarlara ve bazen katta bile durmayan asansöre bugünlük de veda ediyorum. Bu ayrılık da pek tesir etmese gerek :)



16 Mayıs 2011 Pazartesi

CMYK-matbaada bir gün


Ulus- İstanbul'dakinin aksine çok farklı anlamlar içeren bir Ankara ilçesi olmanın dışında, barındırdığı tarihi eserler, çarşıları, esnafı, dilencileri, Hacı malzeme satıcıları, avizecileri ve matbaacılarıyla bir değil on yazı götürür ancak, gündemimizle bağlantılı olarak bir Ulus güncesi niteliğindeki yazımızla size polaroid tatil fotoğrafı tadında bir resim sunalım istedik.
Ankara'da evliliğe dair bir yol içine giren yoldaşların bazılarının yolu Ulus'tan geçer tespitiyle Siteler senin, Çıkrıkçılar benim, kuyumcular onun şeklinde dolaşmayacağız. Bir gününü Ulus'taki bir matbaacıda geçiren zavallı bir kızın yaşadıkları temasıyla c m y ve k arasında dolaşan bir gün yaşayacağız.

Malumunuz bazı bazı farklı olasım geliyor. 3 milyon çeşit davetiye, 400 de firma varken- rakamlar sallamasyon elbet- davetiyemiz özel olsun lem. Biz de özelim filan diyerek iki eskiz bir fotoğraf üstü aydıngerle çalıştıktan sonra ilk eskizimi davetiyemiz yapmaya karar verdik. Hatta asıl davetiye olacak kısmını bir öğle tatili boyamı evde unuttuğum için kırtasiyeye koşturarak bulduğum yeşille çizdiydim. Hey gidi günler hey. Kızlarım, kızancıklarım işte aşk böyle bir şey oluyor sanırsam. Aşk demişken renklere aşkımızdan söz ediyoruz! Yazının başlığından anlayan anladı zati neyse. Bu fikir çok parlak olduğundan, işin gerisi de bi hayli parlak! oldu. Photoymuş shopmuş indesign mış bunları kullanmaktan aciziz azizim biz anca ortaokul yıllarında edindiğimiz power point denen lütfu birazcık bilen bir tipiz yani. Neyse ne yaptım ettim scan falan aktardık bilgisayar ortamına çizimi de sonra nolcek? Bu işin mizanpajı var, tasarımı var falan filan. Sağ olsun bir arkadaşımız el atıverdi de baskıya hazır hale getirdi. Asıl iş de böyle başladı azizim. Bizim matbaacı, "geç ergenlik ve bilgisayar kullanıcılığı" konusu kapsamında ele alabileceğimiz bir konunun süper kahramanı olabilecekken "ben photoshop bilmem, beyim bilir" dediği için bir hayli uğraşmıştık. Tabii oldu mu sana aksilik. Karakterler kırık çıkmış. Vay anasını sayın seyirciler. Sonra adamcağız ne yaptı etti bize hazırladı bu tasarımı yeniden. İş geldi mi renklere. Modern insanların bir işe karar vermeden önce yaptığı gibi örnek bir baskı görmek istediğimizi belirtirken, "ha bir tane basmışız ha bin tane- bizim için aynı" cümlesiyle sarsıldık sayın okuyucular. Zaten işin zorlu kısmı da burada başladı.

Sabah 11.30 itibariyle Ulus Rüzgarlı sokağın yolunu tuttum. Buraya kadar her şey normal. Bir otobüsle istediğim yere ulaşma lüksünü yaşaybileceğiniz Ankara'da Rüzgarlı sokak pek rüzgarlı olmamakla birlikte o gün yağmurlu ve kayınvalide, kayınpeder, yer yer serpilmiş nişanlı çiftler ve anasının gözü seri üretim davetiyecilerle doluydu. Bizim dükkanın içine girdiğimde dükkan sahibinin eşi, elinde bez nikah şekeri raflarının tozunu almaktaydı. Dükkanında az incik cincik olduğunu düşünen kaprisli bir gelin adayının laflarının tesiriyle "bende de bi şey yoksa millet ölsün" edasıyla sempatikti. İş sahibi kocası yerinde yoktu. Bir müddet bekledikten ve matbaa ustası ile görüşmeler telefon üzerinden gerçekleştirildikten yaklaşık 40 dakika sonra usta elinde film denilen şeffaf kağıdın üstüne benim resimle geldi. Bu kağıdın makinenin aklına girerek nereye ne renk basılacağını öğrettiğini öğrenmiş oldum. İlk mavisi basılacakmış. He renkte makine yıkanır bu yıkama da 20dakika sürermiş. Onlarca renkten söz ediyoruz arkadaşım. Ne diyosun sen! diyemedim tabii. Ama yarım saat durup diğer işlerime bakacağımı sanırken akşama kadar yaklaşık 30 davetiye kataloğu, yüz küsür nikah şekeri, on metrekarelik, duvarları yeşil boyalı ve otantik bir dükkanda, bu hanımefendiyle birlikte bir davetiyecinin bir gününe şahitlik edeceğimi öğrendiğimde ne kadar kötü olabilir ki efem bugün de bir deneyim olarak tesellilerdeydim. Usta henüz nerde olduğunu bilmediğim matbaada resmin mavisini basıp getirdi. Tamam dersem renkleri basmaya devam edecekti. Koyu olunca açtı. O sırada dükkana birileri gelmeye başladı. Ay bu olsun şu olsun diyen nişanlı çiftler, kaprisli kızlar, annesiyle gelip "gelinin siparişini" 2 saatte seçip, dükkanın en ucuz davetiyesini bulmayı başaran gence bir alkış yapasım geldi ama çok sempatiklerdi ve sıkılmama biraz olsun engel oldukları için kıyamadım. Sonra bir adamcağız geldi. Elinde bir A4 kağıt kartvizit bastıracakmış fakat adamcağız ameliyat olmuş herhalde; ses telleri yok, boynu ince... Üstünde bir takım. Sesi çıkmıyor; bizim davetiyeci hanım "patron yok bir saat sonra gelir misiniz" diyor. O bırakıp gidiyor. O konuşamadıkça ben daha daralıyorum; üzülüyorum. Derken sarı renk de basılıp gelmesin mi! Da dan dan da dan dan! Resim iğrenç ötesi. Sanırsın ki resimde betimlenen ağaç- kurumuş bitmiş. Adem le Havva'nın cennetinden geriye tufan sonrası bir ızdırap kalmış. Sardı mı beni bir acayip korku. Dünya ahvalinden habersiz "AYyy nolcak şimdi bu nolcak" diyerekten içim titredi. Usta da cool tavrını sürdürerek "maviyi azaltmayacaktınız işte bana bırakacaktınız. Yeşil öyle olacaktı" diyince. Vay anasını dedim sen şurda otur otur- nikah şekeri sektörünün Çin'den beslendiğini öğren, dışardan insanların abuk subuk şeylere karar vermek için iki saat harcadığını gör; manasızlık denizinde yüz- sonra da bir halt becereme. Nerde benim yeşil ağacım ya ufff.. Valla ağlıcam. Neyse sonra usta imdadıma yetişti. Üstüne bir kez daha mavi basarız dedi. Düzelir mi? Düzelir. Sonra bir 40 dakka daha bekledikten sonra biricik kırmızım basılınca resim bi kendine geldi. Vay dedim be görüyor musun şu can kırmızımı. Kan mübarek kan! Bu sırada 5 çay- açlıktan bayıldığım için bir kaşarlı tostu şirketten gümlettikten, on metrekarelik dükkanda bir o sedire, bir bu sedire geçerek, iki pazarlık seansı görüp, pazarlığın hayır işi olarak tanımlandığını dinledikten sonra davetiye işinden de soğudum arkadaş. İkinci temel ihtiyacım olan idrara sıkışık olma ihtiyacımı nasıl gidereceğimi ve bu işin daha kaç saat alabileceğini kestirmekle geçirdiğim bir on beş dakikadan sonra soluğu Anafartalar çarşısı alt katta aldım. Orada da Mr. Bean tadında su sıçramaları yaşadıktan sonra-alışveriş merkezi olgusunun ne denli hijyen görünümlü bir saçmalık olduğunu anlayarak ortamdan uzaklaşarak rüzgarlı sokak için karşıya geçtim. 100 gram dut kurusuyla birlikte dükkana geri döndüğümde artık en son olarak mavi tekrar basılmış resimdeki ağacın kahverengisi, çiçeklerin rengi kendini bulmuş- ben de rahatlamıştımDükkanda yaklaşık üç saattir iki kere gidip gelen bir çift nikah şekerlerine karar verebilmek amacıyla magnet, şirin kutu, çikolata falan derken, Allahım ben de mi böyle takıntılıyım hey yarabbim, her şey ne boş diyerekten ve sek sek sekemeyerekten ustayı bekledim. Geriye tek bir renk kalmıştı. O da mor. İşte bu mor yok mu mor. Pantone kataloğu sağ olsun seçtim bir şey. Çerçeve olacak bu renk için ben de bu kez ustayla beraber matbaanın yolunu tuttum. Hacı malzemeleri satan dükkanın önünden geçtikten hemen sonra seyyar satıcıların önünden geçerken bir türk kahvesi kokusu duyaraktan "ne güzel koktu kahve" diyivermişim. Romans da forever yani. Adam beni hemen realizme geri getirdi ve "matbaada da bir sürü koku var" dedi. Gittik. Kağıtlar, üç tane makine. Bizim davetiyenin deneysel baskıları arasında pantone kataloğundaki moru elde ettik. Bir kağıt üstünde karılan boya, az önce yanlış olan mor renk makinenin kartuşundan temizlendikten sonra kartuşa sürüldü. Hatalı baskılardan birinin üzerine uygulandığında öyle güzel bir renk çıkmıştı ki ortaya, ben baskı öyle olacak sandım. Sonra ne yazık ki seçtiğimiz renk aynen çıktı ama asıl resimle de pek uyuşmadı gibi geldi bana. Ay deliriyorum falan derken artık yeter dedim. Adamla da bir iki matbaa muhabbeti çevirdim. Sayenizde matbaa gördüm ustam, elinize sağlık diyerek ortamdan ayrıldım.

Dükkana döndüğümde sessiz adam sessizliği ve gözleriyle "hayırlı olsun" dedi. O da tekrar gelmişti. Nikah şekerine karar vermeyen çift de ODTÜ'lü çıktı. Bir saat içinde baskı tamamen bitti ve davetiyeler kesilerek hazırlandı; küçücük bir kutuyla teslim edildi. Bir örneğini bu çifte gösterdiğimde oğlanın "ne davetiyesi?" demesi de ayrıca manalıydı. Kimbilir belki sünnet de olabilirdi değil mi? Sünnet davetiyesi arayan aileler, asa ve sünnet şapkası şeklindeki şekerlikler bir başka yazımızda ele alınabilir. Saat 17.30 olmuş renk mesaisi Cyan, Magenta, Yellow ve Black döngüsüyle sona ermiş, renk asası matbaa ve emekçileri, zarflara konulup üstlerine isimler yazıldıktan sonra farklı mekanlara ve farklı renk coğrafyalarına dağılacak, düğünden sonra bizlerin saklayacağı, davetlilerin katlayıp cebine koyacağı, veyahut bakıp atacağı, veya buzdolaplarına mıknatısla tutturacağı, birkaç gün gazetelikte veya dergilerin üstünde tutup sonra çöpe atarak kentin çöplüklerine yollayacağı davetiyelerimizi hazırlamış oldular. Mavi, Kırmızı ve sarı.. Daima sizinle olsun; hayatınızda renk bol olsun!

Gözde Ç.


cyan magenta yellow black

5 Mayıs 2011 Perşembe

serotonini nasıl bilirdiniz?

İnsan mutluluğunun fizyolojik kaynaklarından biri olan bu naçizane hormonumuzu nasıl salgıladığımız konusunda çeşitli haber kanallarının çikolata üzerine sarfettikleri geyiklerde geçirdiği kadar bilgim var. Biliyorsunuz anaakım televizyon kanalları her gün kendince reçeteler veriyor sağlığımız için. Kırmızı renkli yiyecekler, yeşil renkli bitkiler, otlar, kurtlar, kuşlar, böcekler... Neyse bu hormon denen hadise çok acayip bir şey olmakla birlikte, dışardan takviyesi sıkıntılı, içerden azlığı akıllara ziyan bir hadise. Yeni tespitim hormonların coğrafi, bölgesel, toplumsal bağlamda ele alınması gerekliliği. Nasıl olsa her şeyi ele alıyoruz bunu da alalım ne olur ki? Her türden muhabbetin içine inceden sızan tıbbi terimler sözlüğü gibi laflar da anlamlı/anlamsız ama bir o kadar da hayatımıza dair söylemi etkileyen unsurlar olarak coşar. Neyse, bırakalım bu gevezeliği de nerden çıktı bu mesele sabah sabah diye anlatayım.
Şahsım, küçüklükten bu yana Heidi ve Polyanagillerden bir kız çocuğu olmamıştır. Ortaokulda, öğretmenlerin beni yanına çağırıp sürekli gülmemden mütevellit nasıl bir ailenin çocuğu olduğumu sormalarını saymazsak, güler yüzlü olmama rağmen, mütemadiyen hüzünlüyümdür. Bu hüzünün kaynaklarına geçmeyeceğim. Hüzün arayüzü ile doğmuşum yapacak bi şey yok. Güler yüzlü olmak ile mutlu olmak arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu iddia edenler olabilir- mümkündür. Fakat olmayabilir de.. Küçük burjuva şımarıklığı olarak ele alınagelmiş mutsuzluklar ve kendi kendini mutsuz etme eylemleri bir yana, hakikaten bence biz mutsuzuz arkadaş! Bir metroya biniyorsun, camda yansıyan insan yüzlerinde bir hayat cıvıltısı görmüyorsun, sokağa çıkıyorsun en az üç tane kavga eden adama rastlıyorsun, anneni arıyorsun daimi hasta zaten. Haber bakayım dedin mi zaten aklına gelmeyen türlü kötülük önünde cereyan ettiğinden mutsuz olmak için çabalamana gerek kalmıyor. Mutsuzluk kendiliğinden oluveriyor. Dikkatinizi çekerim sayın bebeler ve (u)mutsuz çocuklar mutluluğun kendiliğinden ve doğal olarak gelmesi beklenirken mutsuzluk kendinden geliyor. Paket böyle hacı!
Daha pompalasınlar "İşte serotonin salgılayan besinler" işte bilmem ne.. Len en son ne zaman hakikaten mutlu oldun diye sor bakalım kendine? Çekirdekli siyah üzüm yiyince mi? Yeşil biber kızartmasını hop diye ağzına atınca mı? Para kazandığında mı? Kredi kartı borcunu tüm ekstre meblası dahil olmak üzere kapattığında mı? Çocuğun yeni bi ayakkabı giydiğinde mi? İstediğin işte çalıştığında mı? Patronun seni azarlamadan bir gün geçirdiğinde mi? Lavabonu cifleyip, delikten saç topladığında mı? Oturup iki arkadaşınla içkini içtiğinde, üç beş muhabbet ettiğinde mi? Mutluluk da klişe anacım. Mutluluk denen hadiseyi de filtrelemişler. Ne yapsan da filtreli o mutluluk. Biri beni durdursun, hepinizin içine bana yaptıkları gibi mutsuzluk tohumu serptim. Olsun anacım, atın siz ağzınıza siz bir 10 gram çikolata, bir parça muz bak bi şeyciğiniz kalıyor mu? Daha önce bir yazımızda sözünü ettiğimiz muhteşem Balayı kurbiyesinden de yiyerek Muhteşem Sülüman'ın divan edebiyatı kremalı öpücüklerinden de tadarsanız eğer hooooooppp serotonin tavan yapar.
Ey okuyucum; bendeniz dolmuşta "ücretini göndermeyen bir kişi" olarak adlandırılan ve sonrasında çantasına parasını koymadığını farkedip bir anda iç ceplerden birinde iki lira bulan arkadaşınız; müsait bir yerde ineceğim.

Hoşçakalın,

2 Mayıs 2011 Pazartesi

bir aradan sonra, rahatsız bir yazı

Şimdi başkasının evine girmiş ama tanıdık yüzler ve nesneler görmüş gibi, veyahut bir ürpertiyle çalar saati dinler gibi adım attım bu siteye yeniden. Sanal yazılara da bu denli alışacağımı sanmamıştım. Faakat, kalemi artık iş yerinde sıkıldığımda kağıtlara anlamsız şekiller ve çoğunlukla da üçgenler- bilinaçltısal çağrışımlarına takılmayalım da- çizmek için kullandığımı düşünürken sağda solda yazdığım bir iki cümlelik notları kime ve neye yazdığımı anımsamakla da uğraşmıyorum. "Boş bir insanım ey sözlük" diyerek nerde yazdığımı bile karıştırabilirim hatta.

Ne gündemlerle yoğrulduk şu yazmadığım aylarda. Blog maşallah bi kapatıldı ardı arkası kesilmedi ultra demokratik (!) hallerimizin. 36-42 kuzey enlemleri ve 26-45 doğu boylamları arasında yasaklar, skandallar, şifreler,kasetler,birtakım çılgınlıklar, seçim, ve milyon tane laf sokma yaşanırken yine gençler hayal kırıklığına uğradı yüzlercesi de ilk aşk acısını a,b,c,d derken belki unuttu gitti. Aşık olmaya sıra gelmiyor ki zaten bu enlem ve boylam arasında birader! Atlasın geri kalanına baksan durum yine vahim, fotoğraf makinelerinin ülkesi bir sallandı pir sallandı-yalnızca fiziki atlas değil siyasi atlasın da sarsıntısı bitmedi.
Benim gündemime girmeyim bir süre sonra sıkıyor bacım. Mobilyaymış, düdüklü tencereymiş, dört tencere bir tavaymış, havlu kenarıymış falan derken ne maddiyatçıymışım len ben diyerek adeta alışveriş merkezlerine ve kendime yabancılaşma durumlarındayım. Merak etmeyin geleneksel çeyizlik yerlerini de atlamayarak iki kez Eminönü-Sirkeci- Mercan-büyük postane falan yolunu da tuttum bütün bu gezmelerimi de beş bacak ağrısı, iki kol ağrısı, yedi bağrış çağrış şeklinde hiç bir şey de almayarak atlattım. Sonuç itibariyle "sayılı gün çabuk geçer" ilkesinin idrak edilebilecek seviyeye ulaştığı bir noktada evimde belimin üstüne kadar çekilmiş eşofman altı, alakasız renk bir uzun kollu pamuklu ve tüylenmiş bir depresyon hırkasıyla oturma günlerimin sona ermesinden korkarak garip bir hüzün duymaktayım. Haaa bu arada doğdum. Bu sene ne doğumgünü yaptı be! 28 oldum- tehlikeli bir yaştayım. 2+8=10 1+0=1 eder bu sene bir yılı. Sayma sayılarından olan bir ile aramız iyi sayılır. Bir çarpı bir bir. Birdir bir.
odtü'de çiçekler açtı.. güneş de bir açmadı ki renklere doysak. bugün azıcık göz kırptı hafiften yasemin koktu sanki. Yine de bugün en merak ettiğim şey hayat kadınlarının kartvizitlerini nerde ve nasıl bastırdığı oldu saygıdeğer abilerim ablalarım. Malteme'de her yere saçılmış Gül adlı kadının donlu sütyenli kırmızı zeminli kartviziti nerde bastırdığı neden bu kadar umrumda bilmiyorum. Ama düşünsenize on sen eiçinde bütün tanıtım sanal alana kayarsa bu işleri kim hatırlayacak ey okuyucu?
Bugün bir de önemli bir olay oldu Bin Laden öldürüldü. Fakat niyeyse yine bu olaya da Amerikalıların Ay'a çıkması kadar şüpheyle yaklaşıyorum. Ne fark eder ki gerçi.. Böyle... Tadım kaçtı ya.. Behzat Ç. den söyle Kanıt da hakkaten hiç çekilmiyo ya. Ne yapsam? Ne yapsam? En iyisi dükkanı kapatıp gidelim bu akşam. Geçici olarak verdiğimiz rahatszılıktan dolayı özür dileriz. Rahatsızlık da geçici olmalıdır öyle değil mi? Bir de daimi rahatsızlar vardır onlardan olmayın. Hoş kalın hoşça kalın!

4 Şubat 2011 Cuma

dos gardenias


iki gardenya çiçeği sana sevgilim; sana onlarla söylüyorum seni sevdiğimi; iyi bak onlara sevgilim; çünkü onlar bizim kalplerimiz...

yıllar içinde verilen gardenyalar... vazolara koyamadıklarımızdan, bahçelerde bulamadıklarımızdan dizilmiş ıssız bir bahçeye solmadan duruyorlar. İçimde bir yerde tuttuğum deniz kıyısı, dalgaların sesinin perdeleri usul usul uçuşturduğu yaz akşamlarında aydınlatmaların ay ışığından ibaret olduğu bir evin ahşap zemininde çıplak ayaklarla dolaştığım anın durdurduğu zamanda solmadan duruyorlar. üzerimde şifondan beyaz bir elbiseyle asla giymediğim saten beyaz terliklerimin durduğu pembe sardunyaların saksısının yanında kimsenin bilmediği bir anahtar saklıyorum. Saçlarımdaki deniz tuzunu yıkamadan geceyi güne kavuştururken kollarımda kalan tuz gün ışığından parlıyor. Sabah beşin o eşsiz rüzgarında sana sarılıyorum.
O ev hiçbir şehirde, hiçbir ülkede değil. Ve hiçbir kıyıya-koya- açılmıyor pencereleri. geziyor arsızca gezegenler boyu su bulunan ve bir su damlasının hayat verdiği her yerde.

Ah sevgilim içim sıkılıyor- kolera günlerinde aşkta kafeste bırakılmış bir kuş gibi çırpınıyor yüreğim. Kafesim kırmızı ve yeşil bir dalda asılı. Kırmızı ve yeşilin muhteşem zıtlığı içinde kendimin ne renk olduğunu bilemez haldeyim. Mektuplar boyu atmak isterken kalbim, sokaklara çıktığımda nefessizim. Yeşillerin arasındaki beyaz gardenyaların beyazlığı kadar yalnızım. bir su damlası gelmiş taç yapraklarımdan birine; ağlıyorum sandı arının biri. ağlamıyorum. yalnızca gardenyaları soldurmamak için yaşıyorum.
http://www.youtube.com/watch?v=rublV5LQ5Ds

24 Ocak 2011 Pazartesi

"burdan bakınca şu sonsuz dünyaya" sonlu olmak

Şu şarkı çalıyor. "Olsun demek de zor artık. Çocuk düşlerimiz yok artık."*Arka arkaya gelen bu iki tespit yordu beni bu hafta. Dudağımdaki uçuğu da buna borçluyum; bir teknede bilmediğim bir yere gidermiş gibi korkmam da ondan; başımın dönmesi de. "Sanki yıllardır uzaktayım ben. Özlemlerim hep sessiz, derinden" Artık neyi özlediğimi betimleyemediğim; işte bu diyemediğim bi yaştayım. Özlediğim bir insan olsa ona ulaşmak için ilmek ilmek örülmeye razıyken gözlerine ya da polaroid rengi bir yaz günü yaşanan parklı bahçeli denizli kırık dökük anılara şimdi ölüm tecrübeleriyle ya da ölümü tecrübe edenlere karşı duyulan korku ve kederle karışık o hiçbir şey söyleyememe haliyle boğuşuyorum. Niye kederle uyanıyorum hala uykularımdan ne ağlatıyor beni gecenin orta yerinde- eskiden uyanık olup müzik dinleyip yazdığım ya da saçmaladığım saatlerde?
şöyle yazmışım 2 Aaralık 2010 taihinde bir yerlere:
Yıllar önce Hasan Ünal Nalbantoğlu'nun dersi için Yaşar Kemal'in eserlerinde "korku"yu inceleyen bir ödev yapmıştım. O zaman romanlara tutkundum. Bir başladım mı dünyam olurdu ve o dünyadan bir türlü kopmak istemezdim. İki gün içinde kendimi devrik cümleler kurarken bulur sonra da dilin içinde kaybolurdum. Heidegger mi demişti "insan dilin içinde yaşayan hayvandır" diye böyle bi şey gibi... Tam açıklayamıyorum ama korkuyorum. O zaman dehşet duygusundan ya da acı çekmekten uzak değildim. Belki hiç uzak olmadım ama kendimi acının içine atmakta daha çaylakçaydım. En azından o zaman birisi gerekirdi bunun için. Ya da "biri"nin yalnızca imgesi, bendeki fikri, ulaşılamazlığı ve çözümsüzlüğü. Korkudan başladım nerelere geldim daha üçüncü sınıfta korkuya takmama şaşmıyorum çünkü lise sonda da dört bin beş yüz kelimemi üç edebi eserde ölüm temasını araştırmak için harcamıştım.

"Korkunun ecele faydası yok" bunu en çok babamdan duymuşumdur. Korkunun ecele faydası yok... Bu Arapça ecel kelimesi Türkçe mealiyle hayatın sonu, ölüm demek. Ölümden korkmanın ölüme faydası yok aslında. Yani aslında genel olarak bütün korkular ölüm korkusuna mı çıkıyor? Ya da hayatı ölümü anlayamamak mı anlamlı kılıyor? Yitime mi? Bilmiyorum. Yüzüm sararıyor, kalbim deli gibi çarpıyor ve mümkün olsa da kendimi kapatsam diyorum. Aklını yitirmeye ramak kalmış bir insanın aklını kaybetmeye yakın olduğunu farketmesi de aklını kaybedebilir olduğunu bilmesi de korku yüzünden mi?

En büyük korkularımı rüyalarımda çağırmaya başladığımı hatırladığım en erken yaşım 17. Şimdi üzerinden 10 sene geçmiş ben korkularımı gerçek hayata davet etme profesyonelliğine erişmişim sanki. İçimde katranlar akıyormuş gibi geliyor bazen. Yapış yapış karanlık ve vursam kırsam döksem etrafı yine de kurtulamıyorum korkunun mapusluğundan. Aklımın katlini izler gibiyim.

Bu sabah bir rüya gördüm. Bir gölün kıyısında. Hava soğuk. Göl hafif hafif kıpırdıyor. İçinde sadece bir kuğu var. Gökyüzü puslu souğuk mavi ve gri arasında bir renk. Ben gölün çevresinde kimi donmuş kimi sarıdan kızıla dönmüş ama yer yer üzerlerini buz kaplamış yaprakların üstünde yürüyorum. Etrafta kimse yok. Gölün içindeki kuğu ve bir tek ben. Rüyada mıyım? diye düşünüyorum. İçimdeki nefesimin göğe bir buhar olarak dağılmasıyla tekrar içime çektiğim yalnızlığımla başbaşayım. Çok üşümüyorum ama ürperiyorum sudan. Bir rüzgar esiyor ve sonbahardan arta kalan yapraklar da sağa sola esiyor. Neden tek bir kuğu var? Ve dene öylesine beyaz bugün? Başka bir gün geldim mi ki buraya? Anımsamıyorum. Hatta böyle bir yer hiç görmedim. Ben gölleri değil denizleri severim. Göl sanki etrafındaki her şey gibi beni de içine çekip yutabilir diyorum. Uzaktan piano çalındığını duyuyorum. Esintilerle yüzüme vuruyor. Yürüdükçe ses artacağına sanki gölün etrafına dağılmış gibi bir ordan bir burdan geliyor. Tırnaklarımı avuçlarıma saplamışım. Üşüdüğümü daha çok hissediyorum. Başımı kaldırıyorum. Sonsuz göğün altında tek başına ölümlüyüm.

*Pilli Bebek/ Olsun