16 Mayıs 2011 Pazartesi

CMYK-matbaada bir gün


Ulus- İstanbul'dakinin aksine çok farklı anlamlar içeren bir Ankara ilçesi olmanın dışında, barındırdığı tarihi eserler, çarşıları, esnafı, dilencileri, Hacı malzeme satıcıları, avizecileri ve matbaacılarıyla bir değil on yazı götürür ancak, gündemimizle bağlantılı olarak bir Ulus güncesi niteliğindeki yazımızla size polaroid tatil fotoğrafı tadında bir resim sunalım istedik.
Ankara'da evliliğe dair bir yol içine giren yoldaşların bazılarının yolu Ulus'tan geçer tespitiyle Siteler senin, Çıkrıkçılar benim, kuyumcular onun şeklinde dolaşmayacağız. Bir gününü Ulus'taki bir matbaacıda geçiren zavallı bir kızın yaşadıkları temasıyla c m y ve k arasında dolaşan bir gün yaşayacağız.

Malumunuz bazı bazı farklı olasım geliyor. 3 milyon çeşit davetiye, 400 de firma varken- rakamlar sallamasyon elbet- davetiyemiz özel olsun lem. Biz de özelim filan diyerek iki eskiz bir fotoğraf üstü aydıngerle çalıştıktan sonra ilk eskizimi davetiyemiz yapmaya karar verdik. Hatta asıl davetiye olacak kısmını bir öğle tatili boyamı evde unuttuğum için kırtasiyeye koşturarak bulduğum yeşille çizdiydim. Hey gidi günler hey. Kızlarım, kızancıklarım işte aşk böyle bir şey oluyor sanırsam. Aşk demişken renklere aşkımızdan söz ediyoruz! Yazının başlığından anlayan anladı zati neyse. Bu fikir çok parlak olduğundan, işin gerisi de bi hayli parlak! oldu. Photoymuş shopmuş indesign mış bunları kullanmaktan aciziz azizim biz anca ortaokul yıllarında edindiğimiz power point denen lütfu birazcık bilen bir tipiz yani. Neyse ne yaptım ettim scan falan aktardık bilgisayar ortamına çizimi de sonra nolcek? Bu işin mizanpajı var, tasarımı var falan filan. Sağ olsun bir arkadaşımız el atıverdi de baskıya hazır hale getirdi. Asıl iş de böyle başladı azizim. Bizim matbaacı, "geç ergenlik ve bilgisayar kullanıcılığı" konusu kapsamında ele alabileceğimiz bir konunun süper kahramanı olabilecekken "ben photoshop bilmem, beyim bilir" dediği için bir hayli uğraşmıştık. Tabii oldu mu sana aksilik. Karakterler kırık çıkmış. Vay anasını sayın seyirciler. Sonra adamcağız ne yaptı etti bize hazırladı bu tasarımı yeniden. İş geldi mi renklere. Modern insanların bir işe karar vermeden önce yaptığı gibi örnek bir baskı görmek istediğimizi belirtirken, "ha bir tane basmışız ha bin tane- bizim için aynı" cümlesiyle sarsıldık sayın okuyucular. Zaten işin zorlu kısmı da burada başladı.

Sabah 11.30 itibariyle Ulus Rüzgarlı sokağın yolunu tuttum. Buraya kadar her şey normal. Bir otobüsle istediğim yere ulaşma lüksünü yaşaybileceğiniz Ankara'da Rüzgarlı sokak pek rüzgarlı olmamakla birlikte o gün yağmurlu ve kayınvalide, kayınpeder, yer yer serpilmiş nişanlı çiftler ve anasının gözü seri üretim davetiyecilerle doluydu. Bizim dükkanın içine girdiğimde dükkan sahibinin eşi, elinde bez nikah şekeri raflarının tozunu almaktaydı. Dükkanında az incik cincik olduğunu düşünen kaprisli bir gelin adayının laflarının tesiriyle "bende de bi şey yoksa millet ölsün" edasıyla sempatikti. İş sahibi kocası yerinde yoktu. Bir müddet bekledikten ve matbaa ustası ile görüşmeler telefon üzerinden gerçekleştirildikten yaklaşık 40 dakika sonra usta elinde film denilen şeffaf kağıdın üstüne benim resimle geldi. Bu kağıdın makinenin aklına girerek nereye ne renk basılacağını öğrettiğini öğrenmiş oldum. İlk mavisi basılacakmış. He renkte makine yıkanır bu yıkama da 20dakika sürermiş. Onlarca renkten söz ediyoruz arkadaşım. Ne diyosun sen! diyemedim tabii. Ama yarım saat durup diğer işlerime bakacağımı sanırken akşama kadar yaklaşık 30 davetiye kataloğu, yüz küsür nikah şekeri, on metrekarelik, duvarları yeşil boyalı ve otantik bir dükkanda, bu hanımefendiyle birlikte bir davetiyecinin bir gününe şahitlik edeceğimi öğrendiğimde ne kadar kötü olabilir ki efem bugün de bir deneyim olarak tesellilerdeydim. Usta henüz nerde olduğunu bilmediğim matbaada resmin mavisini basıp getirdi. Tamam dersem renkleri basmaya devam edecekti. Koyu olunca açtı. O sırada dükkana birileri gelmeye başladı. Ay bu olsun şu olsun diyen nişanlı çiftler, kaprisli kızlar, annesiyle gelip "gelinin siparişini" 2 saatte seçip, dükkanın en ucuz davetiyesini bulmayı başaran gence bir alkış yapasım geldi ama çok sempatiklerdi ve sıkılmama biraz olsun engel oldukları için kıyamadım. Sonra bir adamcağız geldi. Elinde bir A4 kağıt kartvizit bastıracakmış fakat adamcağız ameliyat olmuş herhalde; ses telleri yok, boynu ince... Üstünde bir takım. Sesi çıkmıyor; bizim davetiyeci hanım "patron yok bir saat sonra gelir misiniz" diyor. O bırakıp gidiyor. O konuşamadıkça ben daha daralıyorum; üzülüyorum. Derken sarı renk de basılıp gelmesin mi! Da dan dan da dan dan! Resim iğrenç ötesi. Sanırsın ki resimde betimlenen ağaç- kurumuş bitmiş. Adem le Havva'nın cennetinden geriye tufan sonrası bir ızdırap kalmış. Sardı mı beni bir acayip korku. Dünya ahvalinden habersiz "AYyy nolcak şimdi bu nolcak" diyerekten içim titredi. Usta da cool tavrını sürdürerek "maviyi azaltmayacaktınız işte bana bırakacaktınız. Yeşil öyle olacaktı" diyince. Vay anasını dedim sen şurda otur otur- nikah şekeri sektörünün Çin'den beslendiğini öğren, dışardan insanların abuk subuk şeylere karar vermek için iki saat harcadığını gör; manasızlık denizinde yüz- sonra da bir halt becereme. Nerde benim yeşil ağacım ya ufff.. Valla ağlıcam. Neyse sonra usta imdadıma yetişti. Üstüne bir kez daha mavi basarız dedi. Düzelir mi? Düzelir. Sonra bir 40 dakka daha bekledikten sonra biricik kırmızım basılınca resim bi kendine geldi. Vay dedim be görüyor musun şu can kırmızımı. Kan mübarek kan! Bu sırada 5 çay- açlıktan bayıldığım için bir kaşarlı tostu şirketten gümlettikten, on metrekarelik dükkanda bir o sedire, bir bu sedire geçerek, iki pazarlık seansı görüp, pazarlığın hayır işi olarak tanımlandığını dinledikten sonra davetiye işinden de soğudum arkadaş. İkinci temel ihtiyacım olan idrara sıkışık olma ihtiyacımı nasıl gidereceğimi ve bu işin daha kaç saat alabileceğini kestirmekle geçirdiğim bir on beş dakikadan sonra soluğu Anafartalar çarşısı alt katta aldım. Orada da Mr. Bean tadında su sıçramaları yaşadıktan sonra-alışveriş merkezi olgusunun ne denli hijyen görünümlü bir saçmalık olduğunu anlayarak ortamdan uzaklaşarak rüzgarlı sokak için karşıya geçtim. 100 gram dut kurusuyla birlikte dükkana geri döndüğümde artık en son olarak mavi tekrar basılmış resimdeki ağacın kahverengisi, çiçeklerin rengi kendini bulmuş- ben de rahatlamıştımDükkanda yaklaşık üç saattir iki kere gidip gelen bir çift nikah şekerlerine karar verebilmek amacıyla magnet, şirin kutu, çikolata falan derken, Allahım ben de mi böyle takıntılıyım hey yarabbim, her şey ne boş diyerekten ve sek sek sekemeyerekten ustayı bekledim. Geriye tek bir renk kalmıştı. O da mor. İşte bu mor yok mu mor. Pantone kataloğu sağ olsun seçtim bir şey. Çerçeve olacak bu renk için ben de bu kez ustayla beraber matbaanın yolunu tuttum. Hacı malzemeleri satan dükkanın önünden geçtikten hemen sonra seyyar satıcıların önünden geçerken bir türk kahvesi kokusu duyaraktan "ne güzel koktu kahve" diyivermişim. Romans da forever yani. Adam beni hemen realizme geri getirdi ve "matbaada da bir sürü koku var" dedi. Gittik. Kağıtlar, üç tane makine. Bizim davetiyenin deneysel baskıları arasında pantone kataloğundaki moru elde ettik. Bir kağıt üstünde karılan boya, az önce yanlış olan mor renk makinenin kartuşundan temizlendikten sonra kartuşa sürüldü. Hatalı baskılardan birinin üzerine uygulandığında öyle güzel bir renk çıkmıştı ki ortaya, ben baskı öyle olacak sandım. Sonra ne yazık ki seçtiğimiz renk aynen çıktı ama asıl resimle de pek uyuşmadı gibi geldi bana. Ay deliriyorum falan derken artık yeter dedim. Adamla da bir iki matbaa muhabbeti çevirdim. Sayenizde matbaa gördüm ustam, elinize sağlık diyerek ortamdan ayrıldım.

Dükkana döndüğümde sessiz adam sessizliği ve gözleriyle "hayırlı olsun" dedi. O da tekrar gelmişti. Nikah şekerine karar vermeyen çift de ODTÜ'lü çıktı. Bir saat içinde baskı tamamen bitti ve davetiyeler kesilerek hazırlandı; küçücük bir kutuyla teslim edildi. Bir örneğini bu çifte gösterdiğimde oğlanın "ne davetiyesi?" demesi de ayrıca manalıydı. Kimbilir belki sünnet de olabilirdi değil mi? Sünnet davetiyesi arayan aileler, asa ve sünnet şapkası şeklindeki şekerlikler bir başka yazımızda ele alınabilir. Saat 17.30 olmuş renk mesaisi Cyan, Magenta, Yellow ve Black döngüsüyle sona ermiş, renk asası matbaa ve emekçileri, zarflara konulup üstlerine isimler yazıldıktan sonra farklı mekanlara ve farklı renk coğrafyalarına dağılacak, düğünden sonra bizlerin saklayacağı, davetlilerin katlayıp cebine koyacağı, veyahut bakıp atacağı, veya buzdolaplarına mıknatısla tutturacağı, birkaç gün gazetelikte veya dergilerin üstünde tutup sonra çöpe atarak kentin çöplüklerine yollayacağı davetiyelerimizi hazırlamış oldular. Mavi, Kırmızı ve sarı.. Daima sizinle olsun; hayatınızda renk bol olsun!

Gözde Ç.


cyan magenta yellow black

5 Mayıs 2011 Perşembe

serotonini nasıl bilirdiniz?

İnsan mutluluğunun fizyolojik kaynaklarından biri olan bu naçizane hormonumuzu nasıl salgıladığımız konusunda çeşitli haber kanallarının çikolata üzerine sarfettikleri geyiklerde geçirdiği kadar bilgim var. Biliyorsunuz anaakım televizyon kanalları her gün kendince reçeteler veriyor sağlığımız için. Kırmızı renkli yiyecekler, yeşil renkli bitkiler, otlar, kurtlar, kuşlar, böcekler... Neyse bu hormon denen hadise çok acayip bir şey olmakla birlikte, dışardan takviyesi sıkıntılı, içerden azlığı akıllara ziyan bir hadise. Yeni tespitim hormonların coğrafi, bölgesel, toplumsal bağlamda ele alınması gerekliliği. Nasıl olsa her şeyi ele alıyoruz bunu da alalım ne olur ki? Her türden muhabbetin içine inceden sızan tıbbi terimler sözlüğü gibi laflar da anlamlı/anlamsız ama bir o kadar da hayatımıza dair söylemi etkileyen unsurlar olarak coşar. Neyse, bırakalım bu gevezeliği de nerden çıktı bu mesele sabah sabah diye anlatayım.
Şahsım, küçüklükten bu yana Heidi ve Polyanagillerden bir kız çocuğu olmamıştır. Ortaokulda, öğretmenlerin beni yanına çağırıp sürekli gülmemden mütevellit nasıl bir ailenin çocuğu olduğumu sormalarını saymazsak, güler yüzlü olmama rağmen, mütemadiyen hüzünlüyümdür. Bu hüzünün kaynaklarına geçmeyeceğim. Hüzün arayüzü ile doğmuşum yapacak bi şey yok. Güler yüzlü olmak ile mutlu olmak arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu iddia edenler olabilir- mümkündür. Fakat olmayabilir de.. Küçük burjuva şımarıklığı olarak ele alınagelmiş mutsuzluklar ve kendi kendini mutsuz etme eylemleri bir yana, hakikaten bence biz mutsuzuz arkadaş! Bir metroya biniyorsun, camda yansıyan insan yüzlerinde bir hayat cıvıltısı görmüyorsun, sokağa çıkıyorsun en az üç tane kavga eden adama rastlıyorsun, anneni arıyorsun daimi hasta zaten. Haber bakayım dedin mi zaten aklına gelmeyen türlü kötülük önünde cereyan ettiğinden mutsuz olmak için çabalamana gerek kalmıyor. Mutsuzluk kendiliğinden oluveriyor. Dikkatinizi çekerim sayın bebeler ve (u)mutsuz çocuklar mutluluğun kendiliğinden ve doğal olarak gelmesi beklenirken mutsuzluk kendinden geliyor. Paket böyle hacı!
Daha pompalasınlar "İşte serotonin salgılayan besinler" işte bilmem ne.. Len en son ne zaman hakikaten mutlu oldun diye sor bakalım kendine? Çekirdekli siyah üzüm yiyince mi? Yeşil biber kızartmasını hop diye ağzına atınca mı? Para kazandığında mı? Kredi kartı borcunu tüm ekstre meblası dahil olmak üzere kapattığında mı? Çocuğun yeni bi ayakkabı giydiğinde mi? İstediğin işte çalıştığında mı? Patronun seni azarlamadan bir gün geçirdiğinde mi? Lavabonu cifleyip, delikten saç topladığında mı? Oturup iki arkadaşınla içkini içtiğinde, üç beş muhabbet ettiğinde mi? Mutluluk da klişe anacım. Mutluluk denen hadiseyi de filtrelemişler. Ne yapsan da filtreli o mutluluk. Biri beni durdursun, hepinizin içine bana yaptıkları gibi mutsuzluk tohumu serptim. Olsun anacım, atın siz ağzınıza siz bir 10 gram çikolata, bir parça muz bak bi şeyciğiniz kalıyor mu? Daha önce bir yazımızda sözünü ettiğimiz muhteşem Balayı kurbiyesinden de yiyerek Muhteşem Sülüman'ın divan edebiyatı kremalı öpücüklerinden de tadarsanız eğer hooooooppp serotonin tavan yapar.
Ey okuyucum; bendeniz dolmuşta "ücretini göndermeyen bir kişi" olarak adlandırılan ve sonrasında çantasına parasını koymadığını farkedip bir anda iç ceplerden birinde iki lira bulan arkadaşınız; müsait bir yerde ineceğim.

Hoşçakalın,

2 Mayıs 2011 Pazartesi

bir aradan sonra, rahatsız bir yazı

Şimdi başkasının evine girmiş ama tanıdık yüzler ve nesneler görmüş gibi, veyahut bir ürpertiyle çalar saati dinler gibi adım attım bu siteye yeniden. Sanal yazılara da bu denli alışacağımı sanmamıştım. Faakat, kalemi artık iş yerinde sıkıldığımda kağıtlara anlamsız şekiller ve çoğunlukla da üçgenler- bilinaçltısal çağrışımlarına takılmayalım da- çizmek için kullandığımı düşünürken sağda solda yazdığım bir iki cümlelik notları kime ve neye yazdığımı anımsamakla da uğraşmıyorum. "Boş bir insanım ey sözlük" diyerek nerde yazdığımı bile karıştırabilirim hatta.

Ne gündemlerle yoğrulduk şu yazmadığım aylarda. Blog maşallah bi kapatıldı ardı arkası kesilmedi ultra demokratik (!) hallerimizin. 36-42 kuzey enlemleri ve 26-45 doğu boylamları arasında yasaklar, skandallar, şifreler,kasetler,birtakım çılgınlıklar, seçim, ve milyon tane laf sokma yaşanırken yine gençler hayal kırıklığına uğradı yüzlercesi de ilk aşk acısını a,b,c,d derken belki unuttu gitti. Aşık olmaya sıra gelmiyor ki zaten bu enlem ve boylam arasında birader! Atlasın geri kalanına baksan durum yine vahim, fotoğraf makinelerinin ülkesi bir sallandı pir sallandı-yalnızca fiziki atlas değil siyasi atlasın da sarsıntısı bitmedi.
Benim gündemime girmeyim bir süre sonra sıkıyor bacım. Mobilyaymış, düdüklü tencereymiş, dört tencere bir tavaymış, havlu kenarıymış falan derken ne maddiyatçıymışım len ben diyerek adeta alışveriş merkezlerine ve kendime yabancılaşma durumlarındayım. Merak etmeyin geleneksel çeyizlik yerlerini de atlamayarak iki kez Eminönü-Sirkeci- Mercan-büyük postane falan yolunu da tuttum bütün bu gezmelerimi de beş bacak ağrısı, iki kol ağrısı, yedi bağrış çağrış şeklinde hiç bir şey de almayarak atlattım. Sonuç itibariyle "sayılı gün çabuk geçer" ilkesinin idrak edilebilecek seviyeye ulaştığı bir noktada evimde belimin üstüne kadar çekilmiş eşofman altı, alakasız renk bir uzun kollu pamuklu ve tüylenmiş bir depresyon hırkasıyla oturma günlerimin sona ermesinden korkarak garip bir hüzün duymaktayım. Haaa bu arada doğdum. Bu sene ne doğumgünü yaptı be! 28 oldum- tehlikeli bir yaştayım. 2+8=10 1+0=1 eder bu sene bir yılı. Sayma sayılarından olan bir ile aramız iyi sayılır. Bir çarpı bir bir. Birdir bir.
odtü'de çiçekler açtı.. güneş de bir açmadı ki renklere doysak. bugün azıcık göz kırptı hafiften yasemin koktu sanki. Yine de bugün en merak ettiğim şey hayat kadınlarının kartvizitlerini nerde ve nasıl bastırdığı oldu saygıdeğer abilerim ablalarım. Malteme'de her yere saçılmış Gül adlı kadının donlu sütyenli kırmızı zeminli kartviziti nerde bastırdığı neden bu kadar umrumda bilmiyorum. Ama düşünsenize on sen eiçinde bütün tanıtım sanal alana kayarsa bu işleri kim hatırlayacak ey okuyucu?
Bugün bir de önemli bir olay oldu Bin Laden öldürüldü. Fakat niyeyse yine bu olaya da Amerikalıların Ay'a çıkması kadar şüpheyle yaklaşıyorum. Ne fark eder ki gerçi.. Böyle... Tadım kaçtı ya.. Behzat Ç. den söyle Kanıt da hakkaten hiç çekilmiyo ya. Ne yapsam? Ne yapsam? En iyisi dükkanı kapatıp gidelim bu akşam. Geçici olarak verdiğimiz rahatszılıktan dolayı özür dileriz. Rahatsızlık da geçici olmalıdır öyle değil mi? Bir de daimi rahatsızlar vardır onlardan olmayın. Hoş kalın hoşça kalın!