11 Nisan 2014 Cuma

Fosforlu yeşil bağcıklı spor ayakkabılar, tayt ve "KÖY, TOMRUK (?), AVLU, VE, PAZAR": Bir yürüyüş macerası

Birkaç gündür sabahları spor amaçlı yürüyüşe gidiyorum. Yaşadığımız yerin konumu itibariyle çok şükür mekan sıkıntısı çekmiyorum. Ankara'da ne yazık ki doğayla buluşmak için en az 7 km yol gitmek gerektiğinden, İstanbul'dakiler de işten güçten, trafikten aman bulup, şehirde bırakılan mesire yerlerine ulaşmak zorunda olduklarından övünmek gibi gelecek ama üç parkın çok yakınındayız. (İstanbul-Ankara'dan başka yeri kâle almadığımdan değil de ancak tecrübem bu iki şehirle sınırlı kaldığından-alınmaca gücenmece olmasın)

Dolayısıyla Riverside Park senin, Morningside Park benim, Central Park da hepimizin olsun değişik değişik rotalarda yürüyorum. Yalnızca ben değil, envai çeşit köpek de kendileri için özel olarak yapılmış koşu parkurlarından istifade ediyor. İnanır mısınız Riverside Park Hudson Nehri boyunca uzanıyor, manzara da şahane, ama bir çay bahçesi olsun, bir tostçusu olsun, koka kola şemsiyeli üç beş masa altı olsun bunlar yok (!) Onun yerine banklarda oturup kitap okuyan insanlar, çocuklarıyla beyzbol oynayan babalar, yanyana oturup sohbet eden yaşlı teyzeler falan var.

Amma ve lakin, yürümek basit iş değil dostlar! Önce ona uygun kıyafetlerin ve ayakkabın olacak. Amerikalılar hakkındaki genel önyargının aksine, burada kadınlar "Barbie koşuda" erkekler de "Ken sporda" şeklinde endam ediyorlar. Ben ömrü hayatımda bu kadar çeşit büstiyeri, yürüyüş ve koşu sırasında eşya taşınan türlü zerzevatı, üstlerinde hiçbir şey taşımıyormuş gibi görünüp yüzlerce dolarlık teknolojik donanımı taşıyan bu kadar spor meraklısı insanı bir arada görmedim arkadaş! Yağmur yağar şakkkııııırr şakıırrr , ben "aman anam donuyorum, montumun kolu da ıslandıydı da, çorabıma botumdan su kaçar mıydı da" falan fişmekan bu arkadaşlarımız bana mısın demez şapppıdı şappıdı o parklarda ıslana ıslana kıçındaki şortuyla çıplak bacak koşusunu yapar, müziğini dinler, gerekirse canını teslim edecek hale gelir heh-höh-heh-höh, öle bite yanından geçer de yine de prensibini bozmaz. Öte yandan bazısı da parasıyla kendini kişisel eğitmenlerine köle etmiş parklarda halat sallar, başındaki eğitmen adam sayı sayarken banka hizayla defalarca oturup kalkar. Gözünü sevdiğim, koş işte madem dümdüz yol! Yok! Halat sallayacağım ben, başımdaki sallattıracak illa bana. Yap diyecek yapıcam!

Dolayısıylan (!) bir spordur spor mağazası merakıdır baş gösterdi bende.

Öncelikle ben öyle süper sporcu bir kişilik değilim. "Hayatından sıkılan Gözde'nin spor ile ilk tanışması New York'ta geçirdiği yalnız yıllara rastlar" diyecek de değilim. Yani, yürüyüşü severim, dans ederim, koreografisi olan çeşitli fitness çalışmalarına katılmışlığım vardır, yarışmacı arkadaşlara da başarılar dilerim ama yani düzey bu! Zaten ilk gençlik yıllarında bir dostumun tavsiyesine uyup bir spor salonuna üye olmuş, sonrasında da yürüyüş bandında müzik dinlerken kendimi kaptırıp gözümü kapatıp hayallere dalıp da banttan düşünce spor salonlarının da benim harcım olmadığını tecrübe etmiş bulunmaktayım. Neyse, buradayken heves ettim önce sağda solda gördüğüm fosforlu bağcıklı spor ayakkabılarından aldım, sonra da taytımı. Ama üste giyilecek öğeler konusunda herhangi bir yatırımım olmadı. Bir süre havaların ısınmasını, çiçek böceğin çıkmasını bekledim. Taytı geçirdim, ayakkabıları da giydim ama 8-10 derece sıcaklıkta büstiyer giyecek ne cesaretim ne de böyle bir şeyi kaldıracak Barbie vücudum var. Eee ben de normal penyemi, üstüme de Türkiye'de böyle kıyafetler çok giymediğimden artık pazardan mı, metro altındaki çarşıdan mı nerden aldığımı hatırlamadığım kapişonlu uzun kollu üstlerimi giyiyorum. Bu da mı mesele diyeceksiniz. Bu sabaha kadar değildi! Yahu sokağa çıktım o zamana kadar üstünde neyin yazılı olduğuna bile bakmadığım beyaz üstümde şu şekilde bir şeyin yazılı olduğunu farkettim:
VILLAGE
LUMBER
YARD
AND
SUNDAY

Yani Türkçesi sırasıyla: KÖY, TOMRUK (?), AVLU, VE, PAZAR
Ya güya yürüyüşe çıktım. Düşünmeden edemiyorum. Ne mesaj veriyorum şimdi ben bu yürüyüş ve koşu insanlarına, mahallelilere? Ulan diyorum ya bunların bütünlüklü sembolik bir anlamı varsa, "hadi gel köyümüze geri gidelim" tadında bir manaya tekabül ediyorsa... Yoksa Pazar günlerini kırsalda geçiren rahat bir insan mı oluyorum falan gibilerinden acaba diye salak salak düşüncelere dalaraktan pazarlarımızı ve güzel pazarcılarımızı, 14-15 yaşlarından annemin üstündeki canlı renkleri beğenip aldığı "BAD GIRLS" (kötü kızlar) yazılı penyemi falan hatırlayarak ilerliyorum. Ah gözü kör olmayasıca dil sen nelere kadirsin! Üçüncü dünya ülkesindeki tekstil üretiminin derin mevzuları bir yana, böyle böyle bir saatlik yürüyüşümü tamamlarken, ellerim sweatshirtün cebinde, anahtarım, telefonum ve atm kartımla oynayarak, krem peynirli bagel almaya karar veriyor ve pastaneye doğru yolumu değiştiriyorum. Bir yürüyüş maceram da böyle sona eriyor.

Sağlıcakla kalın

Gözde



19 Mart 2014 Çarşamba

Aşırı gelişmiş (!) Amerika

Aşırı gelişmiş Amerika!

Bugün biraz hava alalım diye, şehrimizin çok havalı caddelerinden biri olan 5th Avenue'da sallana sallana, bitmeyen kışa rağmen, kapişonları kafaya geçirip yürüyelim dedik. Evimizden oralara gidebilmek için trene binmemiz gerekiyor. Bu aralar gezegenler çakışıyor mudur nedir neye binsek, neye elimizi atsak bir tersliktir gidiyor. Trende bir aksilik oldu. Hadi dedik salla. Çıktık güneşli ama -2 havaya, bir soluk aldık yürüdük. 

İlk olarak "Ayyy Gözde Amerika çok ucuz" diyen arkadaşlarıma birbir selam ederek, moralimiz bozulmasın diye anca Türkiye'de de bulunan H&M mağazalarında kasaya uğrayabildiğimizi belirteyim. Zira Türkiye'nin üst gelir grubu insanlar için New York ucuz olabilir yalnızca. Birbirinden pahallı markaları 50-60 dolar, bilemedin 100-200 dolar ucuza almak çok şahane olabilir söz konusu insanlar için. Neyse konumuz şimdilik bu değil. Konumuz Amerika'nın sözde gelişmişliği.

Yukarıda bahsettiğim gibi yine bir H&M den cüzi bir miktarda bir alışveriş yapıp atm kartımızın meblağı reddettiğini görünce, bu kez kendimizi suçlamak yerine, şans eseri yan tarafta bulunan, müşterisi olduğumuz CitiBank'a girdik. ATM'ye yöneldik. Kartı soktuk ve hesabımızda 0,00 dolar kaldığını gördük. Market, eczane, metro kartı gibi bir Amerikan vatandaşı için ufak tefek sayılabilecek çıkışların olduğu hesabımızın hareketlerine baktığımızda 300 küsür dolar çıkış olduğunu görüp bir de TARGET ifadesini görünce ahan da dedik soyulmuşuz! Yılbaşı döneminde, Amerika'nın Wal-Mart ile birlikte en büyük perakende marketlerinden biri olan TARGET, müşterilerinin kredi kartı ve atm kartı bilgilerini içeren elektronik kayıtlarını hırsızlara kaptırmıştı. Söz konusu hadise burada Aralık, Ocak aylarında tüm medya organlarında tartışıldı, Target rezil rüsva oldu. Oldu olmasına da sorun bugün öğrendiğimiz ve bizzat yaşadığımız kadarıyla halen çözülmüş değil. 
Biz ATM'den soyulduğumuzu farkedince, bankanın içine girdik. Bir memura yanaştık. Aman bacım sen bilirsin bizi bu dertten kurtar diyerek, kendimize şaşırdığım bir sakinlikle kadına duruma anlattık. Kadın hesap hareketlerini çıkarttı ki mebla yalnızca 300 küsür dolarla kalmamış. Birkaç gün öncesinde de 200 küsür harcama yapılmış ve yine TARGET ifadesi harcamada geçiyor. Yani toplamda 600 dolara yakın bir para bizden çalınmış. Türkiye'de çalınanların (!) yanında bir şeycik değil bunlar tabii de, biz "hala öğrenci"lerin, hele hele de el memleketlerinde çok kısıtlı paralarla yaşamaya çalışanlar için oldukça mühim bir para. Karnıma karnıma sıcaklıklar geldi. Böyle afalladım. Haftasonunda, başka bir yazımda anlatacağım Çinlilerin, memleketimizin 1990'ların İç Anadolu otobüslerini andıran turlarıyla yaptığımız iki günlük seyahat nedeniyle farketmemişiz bakiyeden "geçip giden uhuvvv" meblalarını. Yoksa kazı kazandan bir dolar bile çıksa sevincinden oyun makinasının yanındaki cipslere sırıtan ve ne harcadığımızın her an farkında olan bir insanım. Bir yandan da yine dalgamızı geçtik. Bak biz düşük bakiyelere nasıl alıştıysak kabullenip az paramız var nasılsa diye hayatımıza devam etmişiz meğer 600 dolara yakın paramız varmış da gitmiş dedik. Allah sevindireceği kuluna önce kaybettirirmiş diyemedik. Henüz şükür konusunda o düzeye varmamışız demek ki. 
Neyseciğime, bir yarım saat kadar banka memuresinin durumu çözmeye çalışmasından sonra, telefon bankacılığından bir adamla görüştürüldüm. Adama telefonda heyecandan, o daha istemeden, seceremi döktükten sonra, bize bir soruşturma numarası verildi ve yapmadığımızı iddia ettiğimiz harcamaların bir incelemeye tutulacağını, incelemenin birkaç hafta sürebileceğini, o vakte kadar kısa bir süre içinde bize kayıp miktar kadar kredi açılacağını söyledi ve soruşturmayı yürütmek için bankaya haklarımızı devretmeyi onaylayıp onaylamadığımızı sordu. Onayladık. Thank you dedik kapattık. Ama işlem bitmemişti. 

Başka bir kadın geldi, bulunduğumuz lokasyon itibari ile kalburüstü müşterilere hizmet ettiği "Altın Bankacılık" filan tadında ifadelerle gözümüze sokulan odalarda yer alan bireysel bankacılık sorumlularından birinin kartlarımızı iptal etmek ve geçici kart vererek yeni kart talebinde bulunmak amacıyla bizle ilgileneceğini söyledi. Kendimizi Mr. Nakamura'nın (artık adamın adı bu değil de siz öyle sayın ancak bu kadar hatırlıyorum) odasında bulduk. Adam elimi sıktı. Bizi odaya yönlendiren kadın da elini uzatarak bana oturabilirsiniz diyecekmiş ama ben yine şaşkoloz olduğumdan kadına elimi uzattım el sıkışmak için. Elim havada kaldı! Oturduk. Adamcağız ellili yaşlarında, düz siyah saçlı bir Japon. Ona da grubumuzun sözcüsü olarak durumu anlattım. Elleri titreyerek kartımı aldı. POS cihazı gibi bir cihazdan geçirerek bilgilere ulaşması gerekiyor. Yılların bankacısı bu amca kartı ne yönden geçireceğini şaşırmak bir yana, sistem kendisinden şifre girmemizi istediğini belirtince şaşırdı. Ancak sağ olsun, halden anladı. Sırayla önce Ö.'nin sonra da benim kartı iptal etti yeni geçici kart çıkarttı. Gitti içerde bir yerden yine sırayla ve teker teker aldı. Kendisi hal ve tavırlarımdan ahlanıp vahlandığımı anlamış olacak ki, babacan bir edayla, "Korkma evlat, endişelenme. Her şey yoluna girer" dedi. Of course evlat demedi de artık benim öyle duyasım geldi. Kimse kızmasın, ailemin önemli şahsiyetleri bankacı olduğundan ben bankaların içinde büyümüş, senet ve çek kokularını sevmiş biriyim. O anda, bu Japon adam bana, babamı anımsattı. Özlemimi depreştirdi. Zira ne zaman Türkiye'de hesap kesim ücreti kesildiğini dehşetle farkedip baba bu bankaları da Allah kahretsin diyerek arasam o da beni teselli edip, geri alabilmem için teşvik eder. Kapıya kadar bizi uğurlaması, el sıkışması, hele o elimi havada bırakan kadına rağmen bize kol kanat germesi duygulandırdı beni. Sağ ol üstat diyesim geldi. Thank you very very much dedik yanından ayrıldık. En son Ö. len şimdi bunlar soruşturma falan diyor yine bize fatura kesmesinler diyip ilk baştaki kadının yanına uğradı. Kadın gülmüş. Yok artık demek istemiş diye düşünüyorum. Artık paranoya 1500 bizde. Arkadaş memleket güya gelişmiş. Elektrik faturası, ev kirası çekle ödeniyor birader! Bildiğin çek yazıyorsun, zarfa koyuyorsun, dilinle zarfı ıslayıp, pul yapıştırıp posta kutusuna atıyorsun. Şifre desen yok piyasada çoğu zaman. Geçende Broadway'de koca banka şubesi yandı bitti kül oldu bildiğin. Vicuvvv-vicuvvv-vicuvvvv sürekli itfaiye geçiyor zaten.

Bu da mı başımıza geleceğdi falan diyerekten evimize geri dönecekken bir baktık yine tren bir geldi, pir geldi. İçine girebilirsen gir. Olan garibana oluyor yine anlayacağınız. Yoksa o aman da yağmurda taksiye el edeyim, kapıcım da o sırada şemsiyemi tepemde tutsun. O dünyalar uzak tren insanlarına. Ya zaten ben de ufak tefek bir elemanım, eziyorlar beni, daha geçende bavullarıyla çakmış adamlar bacaklarıma. Girebildik ama kapıya yapıştık. Zar zor girdiğimiz tren yol ortasında daha da ötedeki duraklarda tek tek durmayacağım inin len karşıdakine binin dedi. Ona bindik. Çok şükür eve geldik.

Sayın okuyucu sen en iyisi bizim için bir kurşun falan döktür bir yerlerde. Yoksa biz burada, sokakta beleşe bulunan gazeteden gördüğümüz on beş medyumdan birine gidip üzerimizdeki kara büyüleri kaldırtacağız. 

Target'in hedefi ve madurundan selamlar

8 Mart 2014 Cumartesi

"Nasıl Keselim?" "Kısa olsun!"


Bugün dedim bir rahatlayayım şöyle kendimi bir kuaförde hayal edeyim. Şöyle yerlerde her cins yarı ıslak yarı kuru saçlar, yerleri süpüren biri ve fırçasının ucunda da sevgilisinden ve kocasından ayrılmış kadınların dışında böyle modernleşen Hülya Koçyiğit'lerin, her gün işe giderken fön çektirdiğinden saçlarının kıvırcık olduğu bilinmeyen memurların saç telleri olsun falan böyle kuruyorum atmosferi. Kral TV klipleriyle saç kurutma makinalarının sesleri birbirine karışmış, dergiler yarı kıvrık aynaların önlerine bırakılmış, Hürriyet'in kelebeği elime verilmiş süper şahane bir ortamdayım. Çıkçıkıçı çıkçıkı bi yandan yandaki bir kadının saçı kesiliyor, elini uzatmış Fransız manikürünü tek taşıyla alyansını üst üste taktığı parmaklarına yaptırıyor, arada burnuma yanık saç kokusu geliyor oh mis. Öte yandan da saçımı yıkamışlar şıpır şıpır ensemden aşağı damlıyor, kuaför beni her zamanki gibi bekletmiş ve saçım yıkanırken lavaboya yetişeyim diye altıma minder konulmasından olacak, benden neredeyse on beş yaş küçük çocuk yine saçımı yıkarken böyle bana aşık olmuş, ben bir yolunu bulup otuz yaşımda olduğumu belirtici hareketler takınmaya çalışmış olsam da önlüğümü giydirip saçımı taramaya başlayınca ablalık falan hak getirmiş. Allahtan kuaför "Mustafa Bey buraya bakar mısınız" diye o sırada dünyanın en önemli işi olan firkete getirmeciliği için kardeşi çağırmış da ben de oh be diyip içinde bulunduğum tuhaf vaziyetten deri koltuğa yapışmış sırtımı ve kıçımı hoplatmışım...

Böyle böyle kurarken dünyamı ya dedim nedir bu benim bu kuaförlerden çektiğim? Çocukluğumda diş çektirmeye, karşı komşumuz, hep siyah giyen, gizemli İnci teyzenin eşinin, evin karşısındaki muayenehanesine annem balkondan bakıp direktif verip karşıya geçebilirsin dediği yaşlardan bu yana giderdim ama bu kuaför olayına bir türlü tam alışamadım. Çocukluğumdan bu yana saçımı, iyi ki küt çıkmış diyebileceğimiz bir ömür boyunca kesen Mithat Bey sert bir adamdır. Allahtan evlendik ettik, işe güce bulaştık, Ankara'ya da taşındık da seyrek görüştüğümüzden muhabbet edecek konu çıktı yoksa dokuz yaşında yine kendim mahallemizdeki salonuna gidip kahkül kesmeseniz Mithat Bey deyip de onun "annen kızmasın" dediğinden ve kişiliğimi hiçe saydığından bu yana kendisine biraz bozuğum. Şimdi bu Mithat'ın dominant, Filiz Akın modeli batılı bir tarza sahip ve kocasının saç modelliğini yapan, kaşlarımı lise son mezuniyette ilk kez (!) alıp annemden azar işitmiş güzel bir karısı var. Kendisinin  saç modelliği yaptığı ve kocasıyla beraber çeşitli ödüller aldıkları da dükkanın çeşitli yerlerine astıkları acayip saç şekilli fotoğraflardan aşikardır.

Mithat keser, parayı kasada kadın alır. O da her seferinde boynumdan aşağıyı bir türlü geçirmediğim saçlarımı kocasına her kestirişimde "Ah bak tatlım ne güzel oldun bir daha uzatma. Öyle uzatınca sıradan bir kız oluyorsun" deyip, ezik görünüşüme gönderme yapar; Bağdat Caddesi'ne terfi ettiklerinden bu yana, fotoğrafları artık saç yıkama bölümünde sergilense de, kredi kartımda unutulmayacak ekstrelerle bir iki ay hatırımdan çıkmaz. Amannnn zaten senede bir-iki gitmişim der sonra kendi kendimi avutur, yine de kasada pazarlık yapmaktan imtina ederim.

Bir keresinde, yine böyle en uzun saçlı dönemimdeyim. Yaşım da 19-20 sanırsam, o sıralar İstanbul'da ikametteyim. Gittim kestirdim bunlar saçımı bir tokayla toplayıp kesti. Sonra bir güzel saçımdan aldıkları o parçayı iyice kuruttu, fönledi, bukle bukle ek saç yapıp içeriye götürdü ben de ağzımı açıp da bir laf etmedim. Zaten nasıl olsun dediklerinde, size bırakıyorum demekten başka bir şey çok nadir ağzımdan çıkar, hafiflemiş bir vaziyette eve döndüm. Bu kez de annem yine klasik "naptın güzelim saçlarına, yine tokmak burnun ortaya çıkmış" şeklindeki iltifatını yaptıktan sonra olayları şöyle oldu böyle oldu diye anlatmaya koyuldum. Bunu duyan annem, niye almadın saçını? Arıyorum şimdi kuaförü dedi. Ben okulda bana çocuğun teki yamuk yapmış, annem de okul müdürünü arıyormuş gibi gerilmekten, madara olacağım, rezil rüsva olucam, anne dur yapma etme desem de dinletemedim. Aradı bu. Biz o saçı kaybetmişiz dediler. Sonra altı yedi ay sonra bi daha gittiğimde çıraklardan biri ehehehe sen annesi arayan, saçını soran kızsın eehehehe deyince iki paralık haysiyetim de o sırada yerlerde süpürülen saçlara döndü. Velhasıl sıkıntı bitmiyor kardeş! Ben daha sana ne diyeyim? Yıllar yılı küt kesilen saçlarımı çenemde eşitlemeye çalışan, dibime giren kuaförle gözgöze gelmemek adına yaşadığım, mıhımıhı mıhıı sıkıntıdan, otuz saniyenin yıllar gibi geçmesinden mi bahsedeyim? Yoksa emekli muhitinde Aşağı Ayrancı'da teyze kuaförüne gidip, bir şey diyemediğimden yirmili yaşlarımda saçlarımın öğrenci işleri teyzesi gibi fönlenmesiyle erken yaşlandığım yıllara mi yanayım?

Neyse, lafı uzatmayayım. En son üç yıl önce, modern olacağız diye kısa saçlarımla eve gelip bu kez Ö.'den "Trabzonspor altyapı gibi olmuşsun" diye saçımı okşamasıyla aldığım iltifattan beri saçlarımı kısacık kestirmedim. Ha bir de kış mevsiminde, kısacık saçları sabahın köründe yıkayıp, okulda hocamın, yeni aldığım güzel kokulu içinde bira bilmemnesi olan şampuanın ve kışın taktığım berenin hezimetine uğrayıp iş yerinden apar topar föne göndermesinden sonra kısa saça da bozuğum. Ama şu günlerde oğlan çocuk şortu ve tişörtümle geçirdiğim tezli günlerde içimden gideyim de buradaki kuaförlerde bir ezileyim diye aklımdan geçmiyor değil. Artık burada da Rihanna olacağız diye kuaföre gider, radyoda Aventura Don Omar Ella Y Yo En Vivo çalarken, Kuzey Amerika altyapı takımlarından birine- o kadar bilmiyorum ki- yeni transfer olmuş Dominikli Eduardo olarak dönebilirim. Ya ben en iyisi Göt2Be saç ürünleriyle stilimi koruyayım şimdilik.

öptüm.
Gözde Ç. 

4 Mart 2014 Salı

Günlerdir korkuyordum yanına girmeye.
Günlerdir yatıyorsun sen de.
Yatağın aynı tarafında, uçları çıkarılmış,
her an kırılacakmış gibi duran, yüzlerce uçlu kalemden teşkil vücudun,
batıyor bana.
Acıtıyor.
En çok da avucumun içi.
Hayat çizgim işte.
Yoluma şerit atılmış gibi kesik kesik.
Nasıl sarılıp, nasıl uyurum yatağımın duvara dayalı köşesinde.
Usulca, öyle?
Tavana bakan korkularımı da söyleyemem sana.
Duymazsın.
Zaten. Zaten. Zaten. Ne sevdim bu kelimeyi
Kim duyar ki?
Beyaz çarşaflar istiyorum ben.
Yalnız halılar gibi arap sabunu kokanından.
Ahlaksız sesler çıkarmasın. Sessiz olsun yastıklar
başımı koyduğumda.
yağlanmasın saçlarım.
açsa da sardunyalar.
ben yatarken.
tek meraklananım sen ol
gitmediğim bir şehrin
otobüs terminalinde
unutulmuş
ve kayıp bürosuna bırakılmış
0.9 uçlu kalemim.
Gözde Ç.

13 Şubat 2014 Perşembe

"Hayatı tespit yapmış sallıyormuşum": New York'ta yaşayan Türkiye'li çiftin mizahı yeniden inşasının etnografisi

Yurtdışında yaşamanın en tuhaf deneyimlerinden biri, şu kısa tecrübemin gösterdiği kadarıyla, mizahla yeniden tanışma. Hele hele de bu deneyim iki kişinin, birbiriyle sınırları belli, kontürleri bireyselliğin tavan yaptığı bir kültürle çizilen bir mekanda uzun zaman geçirmesiyle ortaya çıkıyorsa, gündelik hayatın tüm pratiklerinin çok acayip bir mizah barındırdığı ortaya çıkıyor. Şimdi bu ciddi "hayatı tespit yapmış sallıyormuşum" edalarını, New York'ta yaşayan genç evli çiftin gündelik hayatının etnografisi tavırlarını bir kenara bırakarak derdimi anlatmaya geçiyorum.

Bu yazıyı şu an fırtınalı bir günden yazıyorum. Pencereden kar yumaklarına, karın altında kalan arabalara ve ıssızlığa bakarak, ve Frozen'ın soundtrackini dinleyerek. Zaten yıllar sonra dünyanın en büyük metropollerinden birinde köy hayatına dönmüşüm. Bir sobam, kestanem, portakal kabuğum eksik eee napıcan anca güleceksin. Tespit yapacaksın falan filan.  Bu Amerikan kültür endüstrisinin neden çıktığını sanıyordunuz? Disney'in bu zamanlarda karlar kraliçesini yeniden keşfetmesi hiç tesadüf olmaz. Sokaklarda gezen kedi kadar sıçanları, fareleri görünce Mickey Mouse'un da neden sevimli bir kahraman yapılmaya çalışıldığını anladığım günlerdeyim. Amma ve lakin etkisinden de kurtulamıyorum. Geçen Frozen'a gittik buranın Ulus'u (Ankara) ya da Eminönü sayılabilecek bir ortamda, hemen turistik bölgelerin sınırında bir sinemada. Civarında "bul karayı al parayı"cılar bile var sinemanın. Gidiş o gidiş, sabah film karakteri Elsa olarak uyanıp, akşamı Anna olarak kapatıyorum. Evde müzikal yapmalar, parkeler üzerinde çorapla kaymalar falan sözüm ona buz ya zemin biz de böyle kaya kaya şarkılarımızı söylüyoruz. Klasik, şarkının iki cümlesini bilip gerisini sallamalar.

Malum olduğu üzere, bu güzide şehir, sanattır kültürdür, hipsterdır, avant-garde hareketlerdir, 19. yüzyılda Paris'in konumunu aratmayan özelliklere sahip amma ve lakin öyle her gün nereye geziyorsun, nereye gidiyorsun, kim gidebiliyor zaten? İmkan bol da anacım. İmkan kime ikram? Yoksa istemez miyiz biz de bir gün Kuğu Gölü'ne sürüp, oradan Chicago'ya uğrayıp, sonra Aslan Kral'la sohbet için mola verip, Madame Tussauds'ta kankalarla iki tek atmayı? Turistik turistik? Hiiiç! Konuştuğun şeye bak. Neyse, efendim uzun lafın kısası pahallı, pahallı buralar.

Ama bundan daha önemli şeyler var. Gülme ihtiyacının karşılanması. Şimdi gülme bir ihtiyaç mı değil mi, modern insanın içinde bulunduğu "angst" halini şöyle etti de böyle etti de, 21. yüzyıl gülmeyi de ihtiyaç yapıp metalaştırdı da falan burasına hiç girmeyelim. İhtiyaç işte arkadaş. Yani gülmek güzel bir şey, gülümseyebilmek insanın hayata tutunmasını, karşısındaki insanın hayatını daha çekilir kılmasını, en önemlisi de kafanı çalıştırmanı sağlıyor. Amma ve lakin, dilin, mizahın en önemli unsuru olduğu düşünülürse, biz komik insanlar burada üç paralık part-time akademik ingilizcemizle gündelik benzetmeler, allegoriler nereye yapıyoruz? Yapsak bile adetlerde, insanların sembolik anlatılarında nereye oturuyor? Sen onu bırak, biz yolu süpüren adama kolay gelsin diyememenin işkencesini yaşıyoruz burada. Yok arkadaş. Hey, how r u?, what's up? ta bir yere kadar canım. Sorduk soruşturduk bulamadık. Take it easy man diyip adamları başıma mı sarayım? Vay sen beni aşağıladın mı, yukarıdan mı bakıyorsun bana derlerse nerelere varam?

Aman çok uzattım.Bu ortamda biz de içinde bulunduğumuz koşullara yönelik espriler üretmekten geri duramıyoruz. Espriler şakalar, diziler. Ne yapacaksın anam böyle böyle büyüyemedik biz :) Çağımızın gözde mesleklerinden "bilgisayardan dizi ayarlamacılık" sağ olsun, akşam yemeklerini, bulaşık yıkamaları dizisiz geçirmiyoruz. Şöyle diyaloglar "Sen dizi ayarla ben tabakları getiriyorum." Yemek masası hazırlama pratiklerini ne güzel paylaşmışız de mi? "Kültürlü alkışlar" bize o zaman. Zaten ayarlayana kadar ben tabağımı bitiriyorum sonra rezidansımızın (!) iki adım ötedeki sinema odasına geçiyoruz. Multi-fonksiyonel sonuçta. Öyle tasarlanmış. Sıradan kırmızı bir çekyat değil o, tamam mı! Yeri geliyor çekirdek çitlediğin bank, yeri geliyor kitaplığa falan dönüşüyor. Neyseciğime, o karakter senin bu karakter benim, dizi karakterleriyle evcilik oynayaraktan, alternatif gündem yaratmakta üstümüze yok. Bulaşık yıkama demişken, portatif televizyonumuz dizüstü bilgisayarın da en güzel sehpası buzdolabının üstü oluyor haliyle bu süreçte. Baştan ortamımızı asker koğuşuna çeviren bu pratiğe iyice sarıp, Kral tv açıp, lay lay lom sana göre değil sevmeler falan dinliyorduk bulaşıklar köpüklenip durulanırken. Yukarı doğru bakıp boyun kası geliştirirken Umut Sarıkaya karikatürüne selam çakıyorduk. Böyle ikimiz olunca iyi, kurmuşuz aramızda bir dil eğlenip gidiyoruz. Kendi kendimize posta da gönderttik Türkiye'den: Uykusuz'lar, İşimdeyim Gücümdeyim'ler daha ne isteriz?

Dışarıda ne yapacaksın? Anca millet gülen bu iki deli de ne diyor diye bakar. O da olamaz zaten burada, metrekareye düşen dil sayısı en az 5, adam-kadın hepsine dönüp baksa gün geçer anacım. Bir de zaten deli de çok kimse kale de almıyor. Eee hal böyle olunca ben yine her seferinde bıkmadan, markette et reyonundan geçerken Ö. "Çok güzel Virjinya domuzum geldi ablam" dediğinde, ve şu an yazarken bile kopuyorum.

Allah iyiliğimizi versin, haydi sağlıcakla

Gözde Ç.

Çok önemli not: Bu yazıyı yazmamı sağlayan eşim CÖY'e hem beni gülümsettiği, hem de kendine has akıllı esprileri için teşekkür ediyorum. "Hayatı tespit yapmış sallıyormuşum" onun sözcük oyunudur. Yoksa, çok karanlık ve hüzünlü yanlarım var benim. Onları koymuyorum buraya. Korkmayın diye. Dağılalım şimdi. 

3 Şubat 2014 Pazartesi

mutluluk kısa süren yalnız bir icat...Central Park'ta derin bir yolculuğun kısa hikayesi

Bugün, pencerenin stor perdesini üzerime düşürmeden açtıktan sonra ilk gördüğüm şey, ağaç dallarını kaplayan bembeyaz karın büyüleyici görüntüsüydü. Kendimi bir an, önlüğüm ve külotlu çorabım yanı başımdaki sandalyede duruyormuş da kardan okula gidemeyecekmişim gibi hissettim. Ancak, takip eden şeyin, binlerce kilometre ötenin haberlerini almak olduğu düşünülürse, hayat insana her zaman gülümsemiyor. Hüzünler ağır basınca, ağzımın içi üzüntüden, öfkeden kupkuru olduğunda yapmam gereken şeyi artık öğrendiğimden kendimi yollara, ve karın kucaklayan soğuğuna bıraktım...
                             
Kırmızı başlığım, hardal sarısını andıran pantolonum, içliklerim, eldivenlerim, anahtarım, minik sırt çantam ve telefonum apartman kapısından çıktığımızda, "uzun" bir yolculuğun telaşıyla hızlı adımlarla sokakları, Susam Sokağı'na ilham veren, Edi ve Büdü'nün- Bert and Ernie'nin- yaşadığı Amsterdam Avenue'yu geçtim. Araçların kirlettiği, çamurla karışıp eriyen karın, buraya gelmeden önce irmik helvasına, burada yaşarken ise, Amerikalıların "crumbled cake" lerine benzettiğim görüntüsünden uzaklaşarak kendimi parkların eşsiz dinginliğine bıraktım. Central Park'ın batı köşesinden girdiğimde gökyüzü ve ben, ve bankların üzerinde biriken kardan suretler ayrılmaz bir bütün olmaya başladık. Öyle şaşırtıcı ki, birkaç yüz metre ötemizde dünya dönüyorken, ambulanslar, itfaiye araçları, New York polisi sirenleriyle tüm şehri dolanırken, rakamları ve parayı ailesi belleyen onlarca insan koştururken ve belki de dünyayı türlü kedere sürüklerken nasıl oluyor da bu gizemli boşluk insanın içine birdenbire dolabiliyor. 

Kimsecikler yok. Ağaçlar, kar taneleri ve yalnızlığım... İçimde tuhaf bir ürperti belirdi. Hiçlikle boşluğun varlıkla tezatının, yere düşen her kar tanesiyle serpildiği yüreğimde, yalnızlığım bile güzel göründü gözüme. Eldivenlerimi çıkardım. Avuçlarımda karı hissettim, kuş sesleriyle birlikte yuvarladığım karı avucumdan yere bıraktım. Yürüdüm, yürüdüm ve her şeyi ilk kez keşfeder gibi, Kozmos'un çığlıklarıyla değil, sessizlikle doğdum. Hatırladıklarımı unuttum. Unuttuklarımı hatırladım. 




Mutluluk kısa süren yalnız bir icat... İcadıma sarıldım. Yanaklarım beremle aynı rengi almaya başladığında, doğanın kucağından çıkmaya hazırdım. 

Birkaç insan gördüm. Geldikleri yöne doğru gittim. Donmuş bir göl ve sessizliği, fotoğraf çektiğimi gören bir kadın böldü. "Birisi daha benimle aynı şeyi düşünmüş" dedi. Sahi düşünmüş müydük. Gülümsedim. İsterseniz  fotoğrafınızı çekebilirim dedim. Bir poşete geçirdiği fotoğraf makinasını bana vermekten çekinmiş olsa gerek. İnsan doğduğu anda güvensizlik duygusunu öğrenmek zorunda mıydı şimdi. Güzel bir kadındı. Yeşil renkli gözleri, beyaz teninden ve beyaz kabanından sıyrılan ışıklar gibiydi. Fotoğraf çektirmeye hazır değilim (Kadın iç ses: kim olduğunu bilmiyorum. Ya alıp kaçarsan makinamı. Ya benden bir şey istersen?) dedi. Peki dedim. (iç ses: Güvensizliğini anlamaya çalışıyorum. Fakat... ) Kendi dünyama dönmek artık çok zordu. Derken kadın bu zorluğa bir adımla yaklaştı. Ben sizinkini çekeyim mi. Peki dedim. Aslında iyi olur. Eldivenimi çıkarmam lazım yalnız. Ben bir sürü zahmet verdim size (tabi İngilizcesi bu kadar kibar değil de neyse)  Çeker misin eldivenimi? Eldivenini ben çıkardım. Az önceki güvensiz kadının, ellerine dokunarak eldivenini benim çekip çıkarıyor olmam tuhafıma gitti. Telefonumu verdim. Elimde tuttuğum, benden büyük olan şemsiyemi yere bıraktım. Hafif rüzgarda çırpınan kara şemsiyeme rağmen biraz açıldım. Donmuş gölü arkama alarak, saçma bir halde durdum. Kara montum, beyazın üstünde benden daha çok durdu. Bir yatay, bir dikey çekildim. Yatay olanda gözlerim kapalı, dikey olanda bacaklarım aralık, çok giydirilmekten kolları yana açılan çocuk gibi tedirgin ve yorgun çıkmıştım. Çok teşekkür ederim dedim. Well, dedi. Sen de beni bir tane çek madem. Peki. (İç ses: Hani demin hazır değildin? Bir insanda güveni tesis etmezsen, bir adım atması ne kadar da zor) Poşete geçirilmiş makinayı elime aldım. Yerde duran uçmak üzere olan şemsiyeme ayağımla basarak, gösterdiği düğmeye bastım. Ben de onu bir yatay bir dikey çektim. Makinayı geri verirken nerelisin dedi (ben: iç ses: Artık konuşmak çok zor) Türkiye dedim. Zorlukla medeniyetin gereklerini yerine getirip ben de ona sen nerelisin diye sordum. Hırvatistan dedi. Ayrılma vakti gelmişti. Peki. İyi günler...

Eve yine yürüyerek dönecek olmam sebebiyle, caddelerin ve insanların arasına karıştım. Etrafımdaki her şey öylesine bilgisayar oyunundaki grafikler gibi seyrediyordu ki, şemsiyemin boyutlarını hesap edememek, biraz da berenin üzerine geçirilen kürkün görüş alanımı fayton atlarına benzetmesinden bir yaşlı kadının upss sesiyle gerçekliğe döndüm. Neredeyse şemsiyemi kadının başına geçiriyormuşum trafik ışıklarında. Çok özür dilerim, görmedim falanlar filanlar. Karşıdan karşıya geçerken üstüne bir de derinliği anlaşılmayan erimiş karla karışık çamura batmalar, aman teyze dikkat edin (tabii anca please be careful filan yani. Teyzeciğim anca kafada) derken kadının görüyorum görüyorum botum var diyerek dizine kadar suya batması ve umursamaması... Sonrasında girilen markette, peynire çarpıp yere düşürmem. Allahım Mr. Bean falan mıyım diyorum içimden. Bir vukuat daha işlemeden evime döneyim ben. Eve dönmeden bir de okula uğrayayım. Orada da, perişan halimi görüp: "Nasıl bu kadar ıslandın? Karı hissedeyim diye şemsiye kullanmadın değil mi?" diye lafımı (!) yedikten sonra kendimi evde, başladığım yerde, pencerenin ve bilgisayarımın karşısında buldum. 
Kar taneleri hala düşüyor. Dallar simli beyaz kardan çiçeklerini taşıyor; ben, piyano sesi, gökyüzü ve kar taneleri kendini zamana bırakıyor. 

Çok sevgi

Gözde Ç. 


3 Ocak 2014 Cuma

Noel Baba'nın paydosu, terk edilmiş çam ağacı: bir yılbaşı değerlendirmesi

Hediye paketleri arasında, konfetiler içine yerleştirilmiş, üzerlerinde çevrenin ışıklarını yansıtan kırmızı yılbaşı topları gibi oturuyoruz. Akşam olmuş, pür bir telaş içinde birimizde bant, birimizde kesilmiş renkli paket kağıtları, bir yanda poşetler ve içinden çıkan küçük armağanlarla, annem, ben ve kız kardeşim hediyelerimizi paketliyoruz. Tam zamanını söyleyemem ama, şu üç günlük yeni yılda, aklıma yeni yıl denince bu görüntü geliyor. Yılbaşları benim için hediye almaktan çok, hediye vermek üzerine kuruluydu sanırım. Hiçbir şey olmasa paketlenen Salı veya Cuma pazarından alınan kırmızı külotların, insan içinde verilince yarattığı tatlı utangaçlığı seviyordum galiba. Ya da kardeşimin ufacık halindeki o tatlı sevinci ve bohçasından kendinden büyük kuzenlere hediye dağıtışını ve halamın oğullarına, "haydi noel babanın elini öpün de hediyelerinizi alın çocuklar" deyişini...
Kikirdeşmeleri, kadınların birbirleri arasında gülümsemelerini, biz çocukların büyüklerin gülümsemekten kırışan göz kapaklarında sevgiyi gören yüzlerini, kırmızı ekoseli eteklerimi ve belki ilk kez giyilen üzerinde küçük kurdele olan terliğin aynaya gidip baktıkça artan güzelliğini... Her yılbaşı, hediyeler paketlenirken kibritçi kız hikayesinin içimde yarattığı buruklukla, tüm bu güzelliklerin yanında, yılbaşı geceleri benim için bir yandan da hep hüzün taşırdı. O kadar kaptırırdım ki bu acıya kendimi, sanki kibritçi kızın son kibritine bakarcasına dalar giderdim uzaklara. Her şey bir yana, böyle günlerde hissedilen, "bir şeyler yapmalı", "acaba nereye gitmeli", "ne yapsak?" türünden orta sınıf soruları o zamanlar büyükler soruyor muydu bilmiyorum. Belki 1990'larda büyük kentlerde satılmaya başlanan yılbaşı programları, karlı yerlere yapılan iki güne dünya para sayılan, balonlu kartondan şapkalı ve düdüklü, payetli siyah kıyafetler içinde sahte sarışın pek çok kadının, ondan geriye sayarken, yaşlarını unuttuğu eğlenceler yeni yeni başlıyordu. Benim birkaç gün evvel yine anımsadığım haliyle yılbaşı demek, neneme gidip ailecek toplanmak, televizyonda, video için alınan VHS kasetlere kaydedilen TRT'nin yılbaşı programının açık olduğu, dansözün tam da sohbetten, çocuk seslerinden ve küçük odalarda atılan büyük kahkahalardan  bir salondan çok sahneyi andıran odaya girmesiydi. Tırnaklara dolan mandalina kabukları, içerideki insan kalabalığının dışarıdaki soğuk havayla mücadelesinde açık ara farkla galip geldiğinin kanıtı buğulu pencereler... Tombala kartlarının üstüne konan yamuk yumuk kesilmiş beyaz kağıtlar, ve hiçbir zenginin sahip olamayacağı küçük paralarla yapılan büyük servetler.. Tüm bunları "aman ne güzeldi yılbaşı eğlencelerimiz" demek için yazmıyorum aslında. Çocukken, sihirli gelen pek çok şey gibi, elbette yılbaşı törenleri de simlerin altında pek çok şey saklıyordu. Yıllar birer birer geçti. O toplaşmalar azaldı, bizler yetişkin olduk, doğduğumuz, büyüdüğümüz yerden uzaklaştık. Zaman içinde yılbaşı, öğrenci yurduna annemin çabalarıyla gelen, ismimin resimlerle yazıldığı, içinde kurabiye, yiyecek ve hediyeler bulunan ve hatta çam ağacı ve süslemelerle dolu koliden, gece 12'de yapılmaya çalışılan, gürültülü ortamlarda birbirimizi zor duysak da kutlanılan bir şeye dönüştü. Zannediyorum epey bir zamandır, aynı odanın içinde olmayı bırakın, aynı kentte bile değildik. Bu kez ise, aynı kıtada ve aynı saat diliminde bile... Tüm bunların ötesinde, yirmi beşi geçtikten sonra, belki bende çok erken gelişen, insanın içine peydah olan, tüm doğum günlerini, tüm kahvaltı ve yemek sofralarını ve tüm "özel" günleri, yukarıdan birisi karabiber serpiyormuşçasına azıcık buruklaştıran o acayip duygu, mesafelerle birleşince birtakım etkiler yaratabiliyor. Neyse bu yazı böyle bir yazı değildi... Bu yılbaşı denen şey, gittikçe ebedi dönüş üzerine daha çok düşünmeye  itse de beni, bu yazının konusu aslında burada yaşanan haliyle, bu noel ve yılbaşı döneminin, aralayabildiğim kadarıyla son günlerde moda olan ifadesiyle "perde arkası"na bakmak. (Gerçi bazen perde arkasına bakmak insanın perdeleri sonsuza kadar çekmek istemesine de neden olabilir.)
Dolarların, geri dönüştürülmüş kağıtlar üzerine basılıp muhtelif yerleri silmek için kullanılan mendillere dönüştürüldüğü ve ticarileştiği bu ülkede, herhangi  bir şeyin ticarileşmediğini ve ekonomiye katkı sağlayamayacağını düşünmek aptallık olur.
İlk olarak size, insanlar (inşa edilmiş) "güzellikler" ve "büyüler" yaşayabilsinler diye on binlerce dolar harcanarak tasarlanan mağaza vitrinlerinden bahsetmeyi isterim. Birbirinden pahalı markaların geçidi olan caddelerde, Aralık başında başlayan heyecan ve çılgınlığın yarattığı kalabalık, çok katlı ünlü dükkanların içinde hediye almak için koşuşturan insanlar dışında en çok ilgimi çeken şey, insanların vitrinler önünde, noele özel dekorasyonları izlerkenki halleri, ellerinde ne kadar elektronik imkan varsa birbirini ezercesine vitrinleri kayıt altına almak istemesi.

Bunun yanında, belli başlı yerlerde,  birkaç dolar karşılığı fotoğraf çektirebileceğiniz Disney'in meşhur kahramanları, noel baba, ve Amerikan kültür endüstrisinin yarattığı türlü karaktere ve özgürlük anıtının çarşaflı haline dönüşmüş, soğukta sokaklarda duran insanlar ya da bir diğer deyişle emekçi noel babalar.
Rockefeller Merkezi'nin meşhur süslemelerini ve özellikle de çam ağacını görmeye gelip, sanki hayatlarında görmek isteyebilecekleri en mühim şahısmışçasına "Oh there it is...." Ahhh işte orada" diyerek biraz olsun yanına yanaşmaya çalışmaları...


Öte yandan törensellikleri seven ve "katılımcı gözlemci" olmayı benimseyen bir sosyal bilimcinin yapacağı haliyle gittiğim Cathedral of Saint John the Divine'da yaşadığımız, tümü planlanmış,ve girişte dağıtılan tören programına harfi harfine uyan, insanların ailecek katıldığı, özellikle yaşlıların üzerlerinde muhakkak kırmızı bir giysi ve eşyayla yerlerine oturduğu, noel şarkılarının söylendiği ve İncil'den Hz. İsa'nın doğumuna yönelik kısımların okunduğu, pederin cemaati kutsamasından hemen önce, törenin son kısmına gelirken kiliseye bağış için uzatılan sepetlere, çocukların, kendilerine verilen paraları atıp kaçması gibi gözlemlerimizin olduğu hatıralara da değinmem gerekirdi. Herhalde, görsel bir unsur olarak, katedralde gençlerin tuttuğu ve yaklaşık iki metreyi bulan, Hz. İsa'nın doğumunu temsil eden, Hz. Meryem, bebek İsa, melek gibi karakterlerin kuklalarının, bizim toplumsal görsel belleğimizde Gulyabani'yi çağrıştırması ve Ö. le birbirimize bakarak iletişim kurduğumuz an hafızamızdan silinmeyecektir.

Bir diğer ilgimi çeken şey, Ö.'nin deyimiyle bizim kurbancıları andıran kesilmiş, bir zamanlar canlı olan pek çok boyda, satılmayı bekleyen çam ağaçlarını teşhir eden, sokak köşelerine kurulmuş çam ağaççıları... Okuduğum kadarıyla 18. yüzyılda Almanya'da çıkan, ilk olarak, o zamanın değerli meyvelerinin, mücevherlerinin ve materyallerinin asıldığı, 19. yüzyılda popülerleşerek yanan mumlar eklenen ve, melek Gabriel'i temsil ettiği ya da Hristiyanlığa göre kutsal olan ve İsa'nın doğduğu düşünülen, bugün Batı Şeria'da yer alan Beytüllahim yıldızını temsil eden yıldızın tepesine yerleştirildiği bu ağaç süsleme adetinin, güne uyarak tamamen plastikleştiğini ve parti dükkanlarında falan satıldığını düşünüyor; canlı ağaç seçeneğinin bu denli endüstriyel bir faaliyet olduğunu bilmiyordum.

Velhasıl, ağaççılar yaklaşık 3 hafta sokakların köşe başlarını tuttular, kimileri kiliselere gitti, kimileri günümüzün mabetleri mağazalara, kimileri hepsini yaptılar, kimileri de o soğuk gecelerde altlarındaki metronun ve şehri ısıtan boruların sıcaklığında, dünyanın neden bu kadar adaletsiz döndüğünde bir kez daha lanet ederek uykunun çaresizliği alan yuvasına girdiler. Times Meydanı'nda ondan geriye milyonlarca insan saydı, kağıtlara yazılmış dileklerin bir küreden konfeti şeklinde yayılmasını izledi, ertesi gün New York Şehri Belediyesi çalışanları dilekleri süpürdüler... Bir "yeni" yıl daha geldi ve şu an, yeryüzünün bu kısmında üç günlük oldu bile. Üç günlük dünya işte ne yaparsın.
Bana tüm bu satırları yazdıran, kesik, üzerlerindeki ışıltıları çoktan geride bırakmış, yalnız ve kırık, çöpe atılmış çam ağaçlarına şükranlarımı sunmayı bir borç bilirim.


Gözde Ç.

Not: Yukarıdaki fotoğrafları çeken benim. Gören de, izleyen de, katılan da. Söylediğim yerlere gittim, fotoğrafımı çektim, o vitrinleri ben de izledim. (Bu arada vitinler Macy's mağazasına ait) Ve sanırım, her şeye rağmen, biraz da olsa ışıltıyı seven, süslü paketleri ve parıltıları ve kırmızı küreleri seven çelişkili halimi mazur görüyorum, siz de görünüz :)