30 Aralık 2010 Perşembe

dol-muş-tan istasyona...

Cüzdanımda fotoğraf taşıdığım yıllardı. Cüzdanın yıpranmış plastiğinin arasından annemin siyah beyaz yüzünden plastiğin dışına çıkan tek şey gözleriydi. Yıpranmış plastiğin kırılmış, çizilmiş halleri bile annemin güzelliğini kırıştırmıyordu. Saçları özenle taranmış ve ışığı yansıtmıştı. Dolmuşta, Zeki Müren dinleyen şoföre para çıkarmayı çalışırken annemin yüzünü görmek çekmecede annemin eşyalarını karıştırıyormuş hissi verirdi. Annemi kaybedeli üç yıl olmuş, fotoğrafını cüzdanımda taşıyalı ise 13 yıl olmuştu. Ben 31. Annem yaşasaydı 62 olacaktı. O gün, dolmuş yokuş aşağı hızla ilerlerken Chevrolet marka uzatılmış dolmuşta yanımdaki kadına yanaşır gibi oldum. Dizleri tedirgin bir şekilde hareket etti. Boynunu hafifçe sarstı. Saçlarının kokusunu dudyum o an. Belli belirsiz, sabunu andıran bir kokusu vardı. Karnına kadar inen koyu kırmızı yün şalına sağ eliyle dokundu. Dolmuşun deri koltuklarında öylesine sıkışık bir halde oturuyorduk ki bu kış günü bacaklarımın oturduğum yere sığmaması bir yana, kadını bu ani ve istenmeyen fazladan temas sayesinde ürküttüğüm için canım sıkıldı. Elimdeki cüzdanımı parkanın cebine koymak için hareket yapmaktan ürkek cüzdanımı gergin ve çatlamış ellerim arasında tutuyordum. Yanımdaki de ellerime bakarsa, uzun parmaklarımın kesik kesik çatladığını, tütünden sararmış tırnaklarımı ve sol işaret parmağımdaki kağıt kesiğini görecekti. Bakışları yerdeydi.
Suratımı anımsamıyorum. O gün de anımsamıyordum. Herhalde sakallarım uzundu, başımda Eminönü'nden alınmış Kastamonu'lu bir ustanın yaptığı lacivert kasketim, üstümde taba rengi parkam olmalıydı. Zira, o günlerde üzerimde bir tek bunlar vardı. Ayağımdakileri anımsamıyorum. Sadece ellerimi anımsıyorum. Çünkü uzunca bir süre onlara baktım. O sırada Zeki Müren şöyle söylüyor, dolmuş şoförü de direksiyon üzerinde eliyle ritm tutuyordu. "Her akşam güneşin battığı yerden/Her akşam güneşin battığı yerden/ Gözlerin doluyor gecelerime" Bu satırlar tekrarlandıkça iyice kararan havaya bakıyordum. Saat öğleden sonra üç civari filan olmalıydı ama yarabbim bu ne karanlık. Sanki yol da uzadıkça uzuyordu oysa bildiğim en kısa yoldu. Bir yağmur kopacaktı. Öteden bir yerden vapur sesi geldi. Hiç sevmediğim kış günündeydim.

Yanımdaki kadın bakışlarını yerden kaldırmıyor, koyu kahve saçlarından koyu kırmızı şalına dökülmüş ve orda kalmış saç tellerine bakıyordu. Ya da ben bakıyordum. Derken "müsait bir yerde" diye koyu ama bir o kadar da çocuk hafif titrek bir ses duyduk. Ya da duydum bilmiyorum. Dolmuş irkilerek durdu çünkü şoför "çileli doğmuşum zaten ezelden/ hasrete alıştım ne gelir elden/ yaşlı gözlerime baktığın yerden/ gözlerin doğuyor gecelerime" diyor kimbilir hangi gözlerin doğuşunu izliyordu. Bense o vakit birinin gözlerini gördüm. Umutsuzluğun hiç batmadığı bir yerdeydim. Yüzümü bile anımsamıyorum çünkü sanki o günlerde yüzüm yoktu. Ya da karmakarışık bir şeydi bilmiyorum. Birinin gözlerinin içine bakmayalı da çok zaman geçmişti. Nasıl oldu bilmiyorum ama o daracık dolmuşta hareket eden yanımdaki kadın birdenbire dolmuştan inen kız ve sonra birdenbire peşinden gitmem gereken biri oluvermişti. Sanki bu yolculuğa beraber çıkmıştık da ben inmeyi unutmuştum ya da ne bileyim o bana şaka yapmıştı da beni ortada bırakmıştı ya da tuhaf bir hal vardı esrarengizlik yapıyorduk. Koyu kırmızı şallı kız dolmuşun kapısını krem rengi file eldivenlerinin içindeki narin sağ eliyle kapatmaya çalışıp sol elinden yardım aldığı anda dolmuşun içine tekrar bakmış ve o an ben onu görmüştüm. O da beni. Ya da ben sandığı şeyi gördü. Şoför yeniden pedallara bastığında elimdeki kahverengi cüzdanı yere düşürmüştüm. Zaten oturmakta güçlük çektiğim yerde eğilmenin ne denli güç bir iş olduğunu düşünerek işimi daha da güçleştirecek o anda anlamadığım ve şimdi de hiçbir akıl erdiremediğim bir tavırla "İneceğim" dedim. Adam: Burda mı? dedi. Aptal bir hal ile: "Tabii burda"dedim. Cüzdanı nasıl bulduğumu anımsamıyorum. Annemin siyah beyaz yüzünün olduğu fotoğraf kağıdını orda düşürmüş olduğumu da zaten saatler sonra fark ettim. Adam bir hasbinallah diyerek kirli sakallarının arasından aynadan bana baktı. Sanki dolmuşçuluğun zorluğundan değil de onu yolculuk ettiği gözlerden uzaklaştıran bu kızdan sonra bir de benim densizliğime tahammül etmek zorunda olduğu için o an benden nefret etti. Neyse umrum değildi. İndim. Ortada ne kız vardı ne de herhangi biri. Nerde olduğumu bile bilmez olmuştum. Bi an kaşımın sızladığını hissettim. Sağ şakağımdan ılık bir şey akıyormuş gibi geldi. Dokundum. Çatlak ve kurumuş parmaklarıma kan bulaşmıştı. Kaşımı nasıl yardığımı anımsamıyordum ama üç gün olmuştu. Kadıköy'de bir kavga sırasında ya da evdeki uyurgezerliğim sırasında veyahut da ayakkabımı bağladığım sırada portmantonun dolap kapağına çarpmış olabilirdim. Umrum da değildi. Sadece elime bulaşan kanı temizlemek istiyordum. Mendilim de yoktu. Niye indim? Nereye gidiyordum. Bilmiyordum. Dolmuştaki diğer insanları da hafızamdan silmiştim. Nerden bindiğimizi de unutmuş gibiydim. Yolun karşısına baktığımda Devlet Hastanesi'nin karşısında durduğumu farkettim. Hasta mıydım? Ama ben buraya gelmeye çalışmıyordum ki. Yol yokuş aşağı ilerliyordu. Yokuşu takip ettim. İlerlerken yolda bir reklam panosunda italik tombul bir karakterle "Mutlu Yıllar" yazıyor altında da bir kaç ajanda resmi duruyordu. Bu kırmızıyla yazılmış iki kelime ıslanmış, ilan panoya iyice yapışmıştı. Bugün ayın 31'i olmalıydı. Yürüyordum. Yağmur yağmıyordu ama sanki yağmış da saçım ıslanmış gibi hissettim. Oysa şapkalı değil miydim? Hastane'de doğum yapan kadınları düşündüm. Acaba o? -Şimdi "o" olmuştu- Buraya ne için geldi? Yılın bu gününde yalnızca bir hastanenin olduğu bir yere insan ne için gelirdi? Hasta bir yakını mı vardı, çocuğu? sevgilisi? annesi? Babası? Ya da ablası doğum mu yaptı? Ya da acil mi geldi? Ama öyle bir hali de yoktu. Burada mı çalışıyordu? Doktor muydu? Hemşire mi? Ya da hastabakıcı? Ya hiçbiri değilse. O hiçbiriydi. O muhtemelen hiçbiriydi. İlerledim. İlerledikçe Zeki Müren'in şarkısıyla gün batımı birbirine karışıyordu. Denizi gördüm. Trenleri. Rayları. Köprü altını ve çocuklarını. Beynimin durmasını istiyordum. Kaşım soğuktan sızlıyordu. Dışardan bir berduş gibi göründüğümü farkettim. Kan elimde kurumuştu. Elimi cebime soktum. Kendimden tiksindim ama yapacak bir şey yoktu. Sokaklar boştu. Oysa eğer bu gün 31 Aralık ise cıvıl cıvıl olması gerekmez miydi? Yürümeye devam ederken bir taşa takıldım. Küçük çakıl taşını ayağımla kovalıyordum yoksa o mu beni kendine çekiyordu onu da bilmiyordum. Soğuk burnumun ucunu dondurmuş gözlerimi de acıtmıştı. Parkamdan içime bir hoşluk içinde yayılan soğuğa aldırmadan ilerliyordum. Boş bir adam olmayı becerdiğim için kendimle gurur duydum. Tren raylarına uzaktan bakan bir köprüde durdum ve uzun uzun trenlerin istasyona varmasını bekledim. Köprünün merdivenlerinden aşağıya kendimi bıraktım. Koştukça koşuyordum. Takip ettiğim biri varmış gibi, yolculuktan gelecek biri varmış gibi, yavaş yavaş çöken akşama karışan yorgunluğumu sonlandırmak için daha da çok koştum. Koştukça heyecanlandım. İstasyona sanki bir çırpıda vardım ve üç yüz oynayan çocuk görmüş gibi oldum. Yaz kokuları yükseldi içimden. Oysa kimsecikler yoktu. İstasyonun saati yanlış göstermiyorsa ve tren yanlış bir zamanda yanlış bir tarihte yola çıkmıyorsa dolmuşa bindiğimden bu yana bir yıl geçirmiştim! Bir yıl. Saate bakakaldığım o an istasyonun aynalarına gün batımı ışıkları yansıyordu. Vücudumu çevirdim. Karşımda deniz duruyor- ve insanların adımları donuyordu. İstasyonun anonsunda ise şöyle diyordu:
Dikkat Dikkat!
"Ne mektup geliyor ne haber senden
söyle de bileyim bıktın mı benden
her akşam güneşin battığı yerden
gözlerin doğuyor gecelerime..."

22 Aralık 2010 Çarşamba

Kapıyı aç saatler boyu essin rüzgar. Saçlarım yüzümde dolanırken zaman zamana karışarak seni beni bulsun. O “sen” dediğim hep değişirken hep aynı kalmayan “ben” ne bencilliktir ki hep “sen”i değiştiriyor. İşte şimdi o günlerden biri…” Sen, ben değirmenlere karşı, bile bile birer yitik savaşçı/ Akarız dereler gibi denizlere…”


Üstüme bayramlıklarımı almaya gidercesine bu kez annesiz babasız kendi kendime heyecanla uyandırıldım uykumdan. Öyle ya heyecanlı bi gün. Bekliyorum ailemi, sanki tanımadığım insanları davet etmişim de yıllar sonra o malum “ben” le yeniden tanışmalarını bekliyorum. Büyüdüm demek istiyorum. Bakın ben BÜYÜ-M-ÜŞÜ-M! Belki yüzümdeki çizgiler o kadar belirgin değil, belki sesim daha da kalınlaşmadı ama var bende bi büyüklük. Ben bile çözemedim bakın ama sabahın köründe “siyah pabuç” diye yırtınarak topuklu pabuçlarımı ayağıma geçirdiğimde anladım var bende bi değişiklik. Siyah beyaz çizgili bluzum altında bana da değişik geldim “ben” ilk bakışta. Olsun dedim, garip bir hüzün var içimde, çizgili hüzünler tıpkı yıllar gibi birbiri ardına dizilmiş çizgiler vücudumu sarmış. Biri siyah biri beyaz. Yıllar gibi. Siyah-beyaz-siyah-beyaz…si..be..si..Giyindim, kuşandım. Aynaya baktım. Vakit gelene kadar gözlerime birkaç kez kalem çektim. Bir oraya döndüm bir bu yana. Nihayetinde geldi annemler. Arabadan sıra sıra indiklerinde onları karşılıyordum, üzerimde garip bir yorgunluk. Bir ağırlık ki dilime sözcükler gelmiyor. Otellerini bulmak için yanımdan ayrıldıklarından, koluma da bir beyaz çanta geçirerek birkaç telaş atlatarak tanışma fasıllarını atlattıktan sonra daha da yorgun belki biraz da uykulu topuklarımın taşların arasındaki çamurlara, çime saplanmasına şaşarak yürümeye çalışıyorum. Cübbem üzerimde sessiz sakin salınıyor. Bir tek sarı kuşağı kendime benzetiyorum. Ben-im-semeden üzerimdekini, uzun kolları arasından ellerini ilk kez keşfeden çocuklar gibi ellerimi çıkarıyor, arada bir saçımı düzeltiyorum. Sıkkınlık mı gerginlik mi anlayamadığım bir hal var diyorum ara sıra “Somurtma be Gözdecim” diyor birileri, “Bak mezun oluyoruz!” Hafif bir gülümsemeyle başımı diğer yöne çeviriyor, suratımın aldığı şekli dişlerimi sıkarak hissediyorum.

Bir bekleyiş, tören başladı annem siyah beyaz kıyafeti içersinde göründü, üç kuşak kadın siyah beyaz giymişiz. Annem, nenem ve ben. Asabi tavrım üstümde bağır çağır konuşuyorum. Herkese öylesine uzağım ki sanki ne annemleri ne arkadaşlarımı tanıyorum da beni koymuşlar bir yere, yürüyeceğim, neşeleneceğim ve diplomamı alacağım. Kafamdan hatıralar silinmiş, direnişe geçmiş bekliyorum. Hayır şimdi değil, ne olur şimdi bana saldırmayın anılarım. Ne olur, şimdi değil…Yine bekleyiş, yine bekleyiş. Bir tuhaflık var üzerimde. Ayrı gayrı düşmüşüz yakın olduklarımla. Cadı olmaya karar vermişiz ya bölümce, cadı şapkam üzerimde bir o yana bir bu yana gidiyorum. Baş ağrısına, artan mide bulantısına ve açlığıma kulak vererek lise mezuniyetim geçiyor gözlerimin önünden bir an. O gün de yemek yememiştim diyorum. Derken bir fotoğrafçı kareliyor mezunları, beni de çekin diyorum. Tek başına. Bu tek başınalık bende bir tutku olmuş diye geçiriyorum aklımdan. Gülümsüyorum şapkam başımda. Hafif güneş vurmuş yüzüme, akşam saati. Ortalık yavaş yavaş serinliyor. Ben gittikçe üşüyorum cübbemin içinde. Şimdi çıkarım koşmak her şeyi terk edip diyorum içimden. Kaçsam…Rektör konuşuyor, tek kelimesini duymadan duruyoruz. Duysak anlar mıydık orası da ayrı ya, neyse..O, bu, şu derken. İşte zaman geldi çattı. Kapılar açıldı, aileler sahaya! İyice gerginim şimdi? Ya kaçırırlarsa diploma alışımı ya yetişemezlerse? Uff uff! İstemiyorum. Bitsin artık, sıkıldım. Buraya gelin! Ya sarı tabela diyorum niye anlamıyorsunuz? HMM, ben mi yanlış yerde duruyorum? Ya nasıl olur, delirdiniz mi? Ya sarı tabela diyorum sarı! Sosyoloji yazıyor işte oraya gelin!

Geldiniz. Bulduk birbirimizi. Bir sinir bir telaş. Size de yansıttım kusura bakmayın. İşlemiyor işte o tek başınalık bu vakitlerde. Kaçamadım da, sinirimi sizden alıyorum. Gözyaşlarım patır patır düşüyor yere tıpkı düşler gibi kırık cam parçacıklarını andıran. “Niye böyle yapıyorsun kızım? Neyin var?” Başım ağrıyor… Gözde Çerçioğlu. O BENim. Birkaç adım sonra o birkaç saniyelik duruş ve pozla diplomamı almış olacağım. Sahte bir sırıtış. Kendimi dışardan izlemekten yorgun düşmüş bakışlarımla gözlerimi kapatıp kendimi de kapatmak istiyorum. Nafile…Bu curcuna da…Tebrikler, fotoğraflar… Hepsinde gözleri ıslak ve kırmızı gözlü çıkmışım…

Artık mezunum. Kimliğimle birlikte öğrenciliğim de öğrenci işlerinde kalıverdi. Hem de sırayla teslim ettik öğrenciliğimizi. Hayatımızdaki her kimlik gibi birileri tarafından verilip birileri tarafından elimizden alındılar. Hayat şimdi başlıyor diyor babam. Hayırlı olsun diyor bir kişi. Hayırlısı olsun. Kaygılanma diyor bir diğeri, kaygılanma derken -ma yitik, kaygılan baskın çıkıyor. Buruk buruk çarpıyor kalbim ayrılacaklarımı düşündükçe. Yine dayanıp adımlarımı kulağımdaki müzikle attığım yollardan geçip gözyaşlarımı bırakmadım, öykülerimi yazdığım gece yürüyüşlerini yapmadım, sevdalarımı bıraktığım ağaç diplerini, kızıl sonbahar yapraklarını, kalp şekilli sarmaşık yapraklarını okşamadım, sevdiklerimi geleceğin ayrılığıyla öpmedim. Yine dayanıp…Vedaları “ve daha” olarak anlayıp ellerimi geleceğin burukluğundan sallamadım. Yine dayanıp yazdım, dayanmak için yazdım. 2005 ODTÜ Mezunu kızınız, öğrenciniz, arkadaşınız, tanıdığınız, sevdiğiniz, unuttuğunuz, birimiz, hepimiz…mezun kimse:



ütülü cübbenin altında dik durmaya çalışan bedeninin titremesiyle kendini belli edendir mezun, bikaç fotoğrafa yıllarını sığdırıp hüznü koklayandır, yalnızca birkaç kartını değil öğrenci kimliğini kaybedendir, olma durumlarından biri eksilendir, tören kağıdındaki sıfattır mezun, diplomadaki isim, dudaktaki titreme, gözdeki seğirme, şakaktaki eldir mezun..düşüncenin ortası, kapısızlığın kapısı...öyle işte...

Sevgilerimle,

Gözde

21 Aralık 2010 Salı

ay tutulurken... göklerde aramaya devam mı etmeli?



Bugün Amerika kıtası 456 yıl sonra 21 Aralık gündönümü ile Ay tutulmasını aynı anda yaşıyor(muş). Ay tutulması denince benim tüyler diken diken ve astrolojim tavan yapıyor. Niye derseniz yıllarca ay manyaklığı olan birisiydim. Odamın tavanına gökyüzü haritasını açıp takımyıldızı benzeri fosforlu yıldızlar yapıştırıp ortasına da hilal ayımı yerleştirmiş, oda aydınlatmamı da satürn vari seçmiş idim yıllar önce. Yatağımdan ilk kalktığımda gördüğüm ay şeklinde aynalar ve kenarında ay olan fotoğraf çerçeveleriydi. Bir de dore, bir arkadaşımın Venedik'ten getirdiği alçıdan ay odamın en güzel yerinde asılıydı. Elbise dolaplarımı içinde de lise yıllarımdayken hocalarımın yeşil filtreyle çektiği bir ay fotoğrafı dururdu. Zaten pek çoğumuz az biraz şiir, edebiyata meraklıysa bu gök cisimlerine ayrı bir sempati duyar yıldızların konumundan yalnızılığına atfeder, ayla güneşi sevgilelere benzetir falan filan. Şimdi biz de böyle yıllardan geçtik elbet. İçinde ay geçen şarkıları ezbere bilip, mehtaba daldık. Gelgitleri izlerken sevgili düşünüp, tutulmalara hapsolup daha da tutulduk. Fakat ay benim için ilk gizemini, şanslı geçirdiğim lise öğrenciliğim sırasında kaybetti. Çünkü ona teleskopla bakma şansına erişenlerdendik. Teleskop firması sağ olsun böyle çok tanıdık bildik simalara kataloğunda yer vererek bir de onları numaralandırmıştı. Teleskop- biraz da büyükçeydi- açıldığında uzaktan kumandasından bu gök cisminin kodunu tıkladığınızda kendiliğinden ayı bulurdu. M45 miydi neydi yanlış hatırlamıyorsam. Bas M 45'e ay çıksın karşına. Oldu mu şimdi ama? Biz onu efsane yapmışız "güneşim, ayım sana ışık olsun" demişiz- bi anda gözlem objemiz oluyor. Olmadı tabii olamadı. Sonrasında daha geceler boyu damlara tırmanıp, doğuşunu görüp şaşırdım. Mahzun halimi, ağrılarımı ona bağladım. Ah dolunay! Şimdi ay tutulmaları haber olup geçiyor, çok çok astroloji sistelerinde burcumuz üzerinde dönerek hayatımızı kurcalıyor. Ben yine de bu şehir karmaşasından uzak bir yerde olsam bütün gece onu izler, yeniay vakti de yokluğunda özlerdim. Ufuksuz bir şehirde yaşıyorum artık malum. Ay dediğini Bugün de şu tutulma haberlerini okuyunca aklıma bir anım geldi. Paylaşayım dedim. Söyledim ya şanslı bir öğrencilik hayatım oldu ve lisemizde teleskop, müfredatımızda da seçmeli bir astronomi dersimiz vardı. Kartal nebulası senin, cassiopea benim kadir cinsinden parlak çocuklardık. Şansa bakın ki okulun teleskobunun bulunduğu kubbenin tepesinde pek çok kızdık. Bir gece böyle terasında kubbenin yıldızları gözlemliyoruz. Işık kirliliği yaşamayalım diye de aysız bir gece. Yani çokça da aydınlık değil. Böyle üç dört kız göğe bakıyoruz. Teras da öyle çok yüksekte değil. Okul da böyle-şimdi biraz değişmiş olsa da- kendi halinde insanların ve delikanlıların yaşadığı bir mahallede. (Önceden yoksul evler de vardı şimdi sokak okulun oldu ay balam) Biz bakarken aşağıdan da delikanlı sesleri yükseliyor. Anneannem gözlem yapan beni gözleme yiyiyor zannediyor öyle bir çağdayız zaten. Neyseciğime bu oğlanlardan biri ansızın bağırmaya başladı:




" Kızlaaaaaaaar! Kızlaaaaaaaarrr! Göklerde aramayın la boşuna. Biz yerdeyiz"


Bu da böyle bir anımdır.


Göklere selam olsun!

14 Aralık 2010 Salı

küme küme bulutlara bakan kümülatif hayatlar üzerine...

Bugün sevdiğim üç kelimeden birinden söz edeceğim. Bu üç kelimenin ortak özellikleri "k" harfiyle başlamaları ve üçünün de Fransızca kökenli oluşu. Onun dışında benim için ortak yanı üçünün de hayatı anlamak açısından temel nitelik taşıması.
İlk kelimemiz kümülatif. Bu sözcükle yaşadığım yoğun temaslarım Üniversite 2. yılıma tekabül eder. Malumunuz bir sosyal bilimci olarak eğitim/öğretim hayatınızın bir noktasında istatistik denen ve sayılarla yaşayan bir bilimle yüzleşmek zorundasınızdır. Velhasıl bizim de o zamanlar YÖK Başkanı olmayan ve purosuyla tanınan bir istatistik hocamız vardı ve mean, median, mode hayatımız akıp giderdi. Bu sırada bu kümülatif sözcüğü hayatımıza girmişti. Kelime anlamıyla sözcük Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde "kümeli" olarak tanımlanıyor. Benim için anlamıysa birikimli. Yani üst üste konan. Binen. Şimdi bu sözcük sayılar üzerinden anlamlandığında işin içine toplam vesaire birçok tabir giriyor. Ancak gündelik hayatımızda sözcüğü tanımlayacak olursak benzetmelerle açabiliriz. Tıpkı bir inşaat gibi son tuğlayı diğer tuğlalara bakmadan anlayamamak gibi. Son aşkı önceki aşklara bakmadan tanımlayamamak gibi, acı, mutluluk, heyecan gibi duyguların zaman içindeki anlamlarının deneyimler üzerinden değişmesi gibi. Bunların ötesinde günlerdir kafamı kurcalayan haliyle kümülatif sözcüğü, zihin, bellek, anlayış, kavrayış ve hafıza gibi pek çok sözcüğü de anlamlı kılan şey. Düşünsenize doğduğunuz andan itibaren birikimli yaşıyorsunuz. Kavradıklarınız, hayal kırıklıklarınız, anılarınız, aşklarınız kümülatif ilerliyor. "Artık akıllandım." "Şimdiki aklım olsaydı böyle böyle yapmazdım." "Tabii nerde bende o zaman o akıl" gibi ifadeler hayatı kümülatif yaşadığımız için anlamlı geliyor bana. Belki pişmanlıkları kendi kendimize affetmenin de bir yoludur kümülatif yaşamak. Çünkü bir önce yaşadığım olmadan bir sonraki olamazdı ya da en azından böyle olmazdı demenin bir yolu. Ya da tek Tanrılı dinlerdeki hesap gününü anlamanın bir başka yolu. Ne de olsa hayatta herkesin bir toplamı var ve hesap gören ve tek hesabı en iyi bilen tek varlık Allah olarak tanımlanıyor. Ve insanın "insan" olarak sorumluluğu da "hesap günü"nde ölçülüyor. Nerden bu noktaya geldim? "Sonra hepsi, gerçek sahiplerine, Allah'a döndürülürler. İyi bilin ki hüküm yalnız O'nundur. O hesap görenlerin en çabuğudur." (Enam -62- Diyanet İşleri çevirisi)
Eternal calculator- eternal digits- kaç basamaktan ibaret hayat? Bütün gördüklerim? Bütün sözlerim? Ve bütün insanların bütün gördükleri, göremedikleri, söyledikleri ve söyleyemedikleri kaç basamak? İşte o basamak sayısı Tanrı olmalı.
Bütün din kurgusu aslında bir "hesap" olgusu üzerinden işliyor. Hesap tutanlar ve hesap verecek olan insanlar arasındaki ayrım yaratan ve yaradılan arasındaki keskin çizgiyi bir daha derinleştiriyor. Bu hesap hayata dair kümülatif toplamdan başka nedir ki? Vay be ben bile inanamadım şu yazdıklarıma. Çıkarımlar falan yapıyorum. Hoşgeldin felsefe tarihi yandal öğrencisi Gözde- sene kaçtı? Ne biriktirdin o günden bu güne? Toplamda ne değişti?
Bana bu sözleri yazdıran çok sevdiğim kümülatif sözcüğüne...
Kümülatif:
(latif, fil, mülk, mal, at, fal, kül, ülkü)

Küme küme bulutlar kovaladı peşimi
yağmurdan korkmadım hiç
bu latif sokaklarda küllere sarıldım sen diye
ellerimde birikmedi hiç
ülküm oldun da yine gerçekliğinden şüphe duymadım hiç
fallarımda ne atlar çıktı da kısmet diye aldırmadım hiç
sonra bir fil geldi ezdi hepsini kaybolmadım hiç
yine küllerin üzerinden yürüyorum ve bir yağmur boşalıyor gökten
ah kımıldıyor uzaktan gölgen
oysa değmezdi "bu latif yere rüzgar"
hiç...
hiç..
hiç.

Toplamım kadar konuştum ve onun kadar sustum.
Gözde Çerçioğlu

13 Aralık 2010 Pazartesi

karda kalan kartallar bir karartı ararlar

İlkokul Beşteyim. Kendi okulumdan öğleyin ayrıldıktan sonra nenemin evine gidiyorum. Orada bir şeyler yedikten ve iki limon suyundan ve bolca şekerden yapılmış limonatamı içtikten sonra, teyzelerin " aaa bak gördün mü kız toparladı, iyi oldu" diyeceği kıvama gelmişim. İki-üç ve dördüncü sınıfı kilo açısından pek sorunlu ve çelimsiz geçirdikten sonra pek bir iyi halim. Neyse nenemin yanından, yarım saatte bir çalan saatinin ve geride kalan zamandaki boşluğun sesinden ayrılarak annemin Müdür yardımcısı olarak görev yaptığı Üsküdar merkezine yakın ilkokula gidiyorum. O dönemlerde annesi çalışan çocukların kendilerine uğraş olarak seçebileceği en garip şeyi yaparak sabahçı olduğum kendi okulumda öğrenim görmemin yanısıra annemin okulunda yine beşinci sınıf okutan başka bir öğretmenin dersine girerek öğleden sonra ikinci bir okul okumam. Ve daha da saçması anneme N. Öğretmenim diye hitap etmek zorunda oluşum.

Annemin okulda çiçeklerle dolu güneş alan bir odası vardı. Tırnakları kırmızı ojeli, gözleri daha bir renkli, döpiyesi pek şıktı. Odasından Ahmediye Caddesi görünürdü. Okulun bahçesinin görünmediğine sevinirdim çünkü ülkemizde okul bahçesi diye adlandırılan beton düzlüğün üzerinde bir okulda olmasını hiç düşlemediğiniz türden bir şey vardı. Bir mezarlık! Zaten okulun bulunduğu mevkiye de Kızlarağası Tabutçular Çıkmazı deniyormuş. Şu an öğrendim! Heyecanıma dur diyerek anlatımıma devam edeyim sevgili okuyucum. Bu mezarlık bildiğiniz okulun bahçesinin orta yerindeydi. İlkokul çocukları etrafında koşuşur, ip atlar, maç yaparlardı. Benim gibi çocukken çocuk olmayı beceremeyenler ise "bu kimin mezarlığı? " "neden burda?" "neden etrafı çevrili ve neden mezarın üstünde bir ağaç yükseliyor?" diye sorardı. Ama bu sorular o zamanlar org dersi aldığım M. Hoca'nın yokuşta duran eski evinde, 49 tuşlu Casio dizlerimin üstündeyken tek sağ el kullanarak İzmir marşı çalarken sorduklarımdan farklıydı. İşte bir okulun öğrencilere katabilecekleri okuyucu. Dha çocukken ölümü ve yaşamı sorgulatıyor. Neyse annemin odasını betimlemeye geri dönelim. Benim için "annemin odası" büyük çoğunlukla "annem" olarak hatıramda yer etmiş. O yüzden olacak ki şu an sadece annemin adının yazdığı Müdür yardımcısı yazan levhayı, annemin çiçeklerini, annemin baskı olsa o kadar güzel olamayacak yazısını, tuttuğu notları, tenefüslerde annem için gelip saçlarını traş ettirdikleri için şeker hediye edilen çocukları hatırlıyorum. Ancak, annemin odaasındaki en mühim objelerden biri daktiloydu. Bu daktilo çok acayip bir şeydi. Annem kırmızı ojeli parmaklarını M. Hoca'dan öğrendiğim org parçalarının hiçbirine benzemeyen bir ahenkle daktilo üzerinde gezdirdiğinde kendimi bu mahareten yoksun hissederdim. Şimdiki hoca/ öğretmen çocukları annelerinin/babalarının okullarına geldiklerinde nasıl bilgisayar oyunları oynamak istiyorlarsa ben de daktiloyu kurcalamak istiyordum. Annem o zaman bana bir kağıt verir kağıdı daktiloya yerleştirir. O tekerlekimsi yapıyı çevirerek kağıdın yerini iyice ayarlar- ortalar- bana hazır ederdi. On parmak yazmak için altın kural olan harflere bakmamak harflerin yerini kusursuz bir biçimde öğrenmekten geçiyordu ve bu kusursuzluğun en temel cümlesi sevgili okuyucum şudur: "Karda kalan kartallar bir karartı ararlar" İşte bu cümle her an bir eklentiyle çeşitlendirilse de "karda kalan kartallar mı karartı ararlar?" veyahut "karda kalan kara kartallar otluklara konarlar" falan olsa hayat felsefesi olarak zihnime yerleşmiş. Günlerce bu cümleyi tekrar ediyor parmaklarım, sesim, dilim, gözüm... Kartallar karda kaldıkların bir karartı arıyor ya insanlar? Nerden nereye okuyucu nerden nereye? Kar beyaz. Karartı kara. Kartallar kara. İnsanlar ak mı ola? Deniyorum deniyorum. Tık tık tık tık tık... Derken zil çalıyor. Okul zili. Haydi git arkadaşların oynarken, ya da anneleriyle evcilleşirken sen annenle büyük oyunları oyna sonra da ikinci kez okula git.

Haydi derse gir. G. öğretmen. G öğretmen hafif şişmancadır. İnançlıdır. Büyük memeleri vardır. Sınıfında sıralar birleştirilmiştir ve üzerleri her hafta birinin annesinin yıkadığı örtülerle kaplıdır. G. öğretmen çocuklara problemleri anlatmak istediğinde eğilir. Yanımdaki çocuğa bir şey anlatmak istediğinde onun kokusunu daha çok duyarım. Yanımdaki kızın adı Fatmadır. Fatma iri gözlüdür. Çok iri gözlüdür. Fatma korkaktır. Fatma çok yoksuldur. Fatma nenemin sokağının bitiminde şimdi yıkılmış ve yerine başka bir bina dikilmiş olan çatısı bile kırık evde oturur. Fatma G. Öğretmen'den çok korkar. Ben de G. öğretmen Fatma'ya bir şey yapacak diye çok korkarım. Çünkü Fatma çok zayıf. Fatma benim arkadaşım. Bağırma ona bağırma. "İkinci kez okula giliyor bu kız bak. Bak görüyo msuun nasıl çözüyo problemleri. Salaksın sen salak! Azıcık şu yanındakinden ders alsana. Azıcık kafanı çalıştırsana!!" Fatma'nın gözleri iri. Çok iri. Benim başım öne eğik. G. öğretmen gidiyor öteki sıraya ben Fatma'nın defterindeki soruları çözüyorum. Yeter ki ona bağırmasın. Beni gösterip bağırmasın.

Fatma'nın evine hiç gitmiyorum ama çelimsiz ellerini, yıkanamamaktan yağlanan saçlarını, gözlerini, o evde üşüyeceğini biliyorum.

Ve yine bu karlı günde. Karda kalan kara kartallar bile karartı ararken ve bulurlarken ak Fatma aklıma geliyor. Fatma Kara. Hep ak olasın, ak kalasın.

Saat 17.04. Karşımda pencere olmayan bir odadayım. Arkamda çamlar var. Üstleri karla kaplı. Karda kalan herkesin ısınmasını diliyorum.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Komşumuz flütçü mü? Yoksa bir ilkokul bebesi ve blok flüt kombinasyonunun mu kurbanıyız?


Pazar günü evde oturuyorum. Evde benden başka birinin olup olmaması değil, kulağıma çalınan seslere takılmış haldeyim. Merdivenden inip çıkanlar, banyodan gelen matkap sesleri, gıcırtılar, torunlarla doluşmuş yan komşu evinden yükselen çığlıklar, balkonda çamaşır asan kadının çarşaf çırpmaları, artan sifon sesleri, çamaşır makinalarının sıkma fazları... Malumunuz pek de yalıtımı olan evlerde oturmuyoruz. İşte tam burda duuuuur! Bu sesleri kimler duyar kimler duymaz? İşte hep bu ilgimi çekmiştir. Yılmaz Erdoğan'ın Neşeli Günler filminde yalnızca kullandığı mekanları ve özellikle de Yılmaz Erdoğan'ın canlandırdığı ve borçları için alışveriş merkezinde Noel Baba olmak zorunda kalan karakter ve karısının yaşadığı gecekondu. Peki ama neden bu gecekonduya takıldım. Çünkü bu gecekonduda seslere karşı özen Pazar dinlemiyor. Varlıklıların dünyasında herkesin ayrı odası varken bu sözkonusu çift, bacanakla aynı gecekonduyu paylaşırken sevişmelerini bile günlerce erteliyor çünkü arada yalnızca kartonplak var. Sınıf yükseldikçe aradaki mesafeler de betonarmenin kalitesiymiş, izolasyonmuş, yok ses geçirmez ses duvarıymış, her odada bi televizyonmuş derken oldukça yapay ama bir o kadar da sağlam olunca yalnız ve yalnız yaşamlar bir hayli mümkün.
Gelgelelim bizim orta karar evimize. Abicim bi oturayım dedim Pazar günü. Yukarıda saydığım sesler bir yana, bir flüttür gidiyor. Böyle "aaaa ne güzel ya biz de çalardık"lardan "bu ne ağabey bitmek bilmedi"ye sonrasında da "kim len bu kim kim kim?"lere evrildim. Hepiniz bilirsiniz blok flüt diye bir enstruman ilkokul ve hatta ortaokul yıllarının müzik derslerine ve sonrasına da damgasını vurmuştur. Büyükler zamanında mandolin çaldığını söyler dururdu fakat mandolinden blok flüt enstrumanına nasıl ve ne zaman bir geçiş olduğunu hiç öğrenemedik. Şunu biliyoruz ki "Öğretmen okulu" denen oluşumlar hala hayattayken öğretmenlerimiz bu okullarda bu enstrumanı çalmayı ve çalmayı öğretmeyi de öğrenmişler. Böyle hatırlarsanız nota kitaplarımızda çok acayip şarkılar olurdu. O şarkıları çalıp özellikle de bütün parmaklarınızı aynı anda doğru kapatmayı başararak do sesini çıkarabilirseniz ve sonrasında da çalıdğınız notayı solfejinizle de doğruyabilirseniz beşi çakardınız! Do do sol sol la la sol fa fa mi mi re re do.... Sonrasında da ortaokul vesaire öğrenciliği Süper Baba dizisine denk gelenler "bana bi masal anlat baba" falan çalmaya çalışırdı. Benim de parmaklar küçüktü haliyle ama gayet de başarılı çalardım. Hatta milletin duruma göre Helvacıoğlu'su Yamaha'sı falan varken bende annemin ahşaptan yapılma ve yünden örülme bir kabı olan flütü vardı. Ortaokul veletleri ortalığa tükürük saçmaya çalışırken bu enstrumanla olan hoş anılarımın küçük bütçeli "ev sıkıntısı" adlı filme dönüşeceğini nerden bileyim. Çocuk mu adam mı çalan diye gelgitler yaşarken dikkat edersiniz ki çocuğun cinsiyeti yok adamın var. Niyeyse üst komşumuzu bildiğimden ve kendisi orta yaş üstü bir kadın olduğundan yalnız başına blok flüt çalmayacağını varsaymış olmalıyım ki alt kattaki öğrenci olduğunu varsaydığım komşularımıza sardım. Yok la konservatuar olsa şurda bu kadar da yanlış ses basmaz falan diyorum. Ben konservatuarlıyım ve kulağım süper ya o bakımdan. Çocuk olsa niye bu bilinmedik klasik Batı müziği tadında eserleri çalsın. Do do sol sol la la sol fa fa mi mi re re do çalsın. Yani çiçekli bahçemizin yollarında koşarken. Neyse sonra düşündüm sana ne abi? Bu da bir zevk, bu da bir tını hayatında dedim. Gittim bi çay koydum. Sokağı izlemeye başladım ve iki üç ay önce Casio marka 4 oktavlık orgumda neler çaldığımı hatırlayıp koptum. Samanyolu forever. Acaba alt kattakiler benim hakkımda ne düşündü.

3 Aralık 2010 Cuma

bir türlü düşmeyen ve düşmeyecek gibi görünen kar tanelerine


İlla karanlık olacaksa kış olsun. Hani bildiğimiz kış: sis, gri hava, kar yağacak umudu, hatta kar tanelerinin kendisi... Olamaz mı? Olabilir.


Sene 2003'tü sanırım. Akşam 10 gibi ODTÜ'deki yurdumdan kaçmıştım. Tabi ki kaçmamıştım zaten çıkmak serbest ama herkes ders çalışıyor haldeyken sen dışarı çıkıyorsan zaten bir nevi kaçaksındır. Final dönemi mi neydi. Kış. O zamanlar ayağımdan çıkarmadığım kahverengi Harley Davidson botlarımı giydim ve bi tanesinin ağırlığı zaten bacağım kadar var. Tabii yine o zamanlar. Eldivenimi taktım. 30 küsür renk beremin arasından yeşil olanını seçtim. Kafama geçirdim. Sükunet içinde çalışan oda arkadaşlarıma da ben gidiyorum dedim. Yurdun beşinci kat merdivenlerinden ne kadar hızla aşağıya indiğimi hatırlamıyorum. Şimdi yazarken şu satırları merdivenleri inerkenki heyecanımı yeniden duydum ve kalbim daha hızlı atıyor. Sanırım o gün gökyüzüne aşık olacak kadar aşk doluydum. Hiçbir korku duymadığım nadir günlerdendi. Çünkü korkudur hayatıma yön veren- korku olarak hissetmesem de yalnızlık olur gelir, hastalıklara duyulan dehşet olarak çıkagelir ya da ayrılık olarak gelir. Sanki kilometrelerce ötede olan birinin damarlarının atışını hissedecek kadar açıktı bütün bedenim. Neyse merdivenlerden sonrasında bir giriş vardır ve girişte oturan ağabeyler ve ablalar vardır. Gece vardiyası onlardadır. Kardeşimin sonradan Üsküdar'daki bir fotoğrafçıya atıfta bulunarak isim taktığı Foto Kenan ağabey artist gibi duruyodu. Ona bi selam çaktım. İyi akşamlar. Karlı merdivenler temizlenmiş fakat "göt üstü" dediğimiz ve her zaman ufak bir gülümsemeyle kullandığımız tabirle düşmeye çok müsaitti. Neyse ki bu kez Mr. Bean liğim üzerimde değildi ve merdivenlerden adam gibi indim. Ama üzerimdeki montu görmelisiniz. Yani mont değil aslında şöyle içi kuş tüyü falan ya da ne bileyim elyaf dolu nefti yeşil normalde insanların dizinin biraz aşağısına gelebilecek ama benim bileklerime yakın bir yerde biten bana iki beden büyük- 20 yaşıma rağmen hala büyüyebileceğim umularak alınmış- bir acayip bi şey. Handiyse "çok giydirilmekten kolları yana açılan" çocuk olacağım. Aman ne özledim o günü şu an ya. Gider ağaçlara sarılır göğe öpücükler gönderirdim. Bariz salaktım ama neşeliydim. Depresyonum bile neşeliydi sanırsam. Neyse merdivenleri inip ara yollardan geçtim. İki yurt binasının arası olsa da ne yapacaksın işte maceraperest bünye bi acayiplik peşinde ve sanki orası gizemli bir yermiş gibi hayranlıkla geçiyorsun. Sonra stadyumun ordaki yoldan yürüyorum ağaçlarda kar ve bir sakinlik. Böyle büyülenmiş gibiyim. Bir yandan zor yürüyorum tabi o üstümdeki şey bacaklarımı açmama engel olduğu için ama deliriyorum. Görsen bi de o an kar başlamasın mı! Yani o derece ki sanki kar da aşktan yağıyor. Bir keresinde bir arkadaşım- her kar tanesini bir melek yeryüzüne taşırmış ve sanırım bu kez ben kar yağmadan onlardan biriyle tanıştım- demişti. İnanmazsın gerçekten benim için. Valla tabii inanmıyorsun ama mutluluktan da kanatların çıkmıyor değil. İnsan kendini beş saniye de melek sansa yeter yani. Ne olacak. Herkes pozitif enerjiyi bulacağım diye yogadır, reikidir, pembe enerjidir, turuncu balıktır derken dünya para harcıyor bari bizim de böyle lükslerimiz olsun. Bi lafa tav olalım. Bu yani hayatı mutlu kılan arkadaş. Yoksa bu yıllar öncesinde kalan ODTÜ basketbol sahasında ışıklar altında tek başına kollarını açan ve kendi etrafında dolaşıp kar taneleriyle konuşan kızı anımsayamazdık. Anımsamasam ve bu kız hala var olsa daha mutlu olurdum ama şimdi burnumda o geceki karın kokusu, yüzümde gecenin soğuğu ve yanaklarımda ve burnumda soğuktan oluşmuş pembelikler var. O kadar ki eldivenlerimin kardan ıslanan haliyle cebimden mendilimi çıkarıp burnumu hissetmeyerek soğuktan akan halini meye çalışırkenki şaşkolozluğum var. Tabii bunlar olurken yine de uhreviyatımıza mola vermeyerek yolda yürümeye devam ediyoruz. (Birinci çoğul şahısa bakmayın hala ben) bi de ne göreyim. Oh my goodnes! Stadyumun orta yerine dikilen çok yaratıcı (!) bir heykel. Demek ki neymiş o zamandan da anlaşılacağı üzere ODTÜ'lünün cinsel organlara olan düşkünlüğü yalnızca tümsek tabelalalarında (hatırlarsanız önceki yazılarımızdan birinde bahsetmiş bu tabelanın üzerine meme çizildiğini söylemiş idik.) kendini göstermiyormuş. Bu seferki heykeltraş(lar)ımız da baya başarılı bir biçimde ataerkil dünyamızı kar malzemesiyle sofistike bir biçimde dile getirmiş. Hem de bildiğiniz iki insan boyutunda falan. Gece itibariyle parıl parıl da parlıyor şaheserimiz.

Neyse havanın karanlığında, aşkla yağan karın uhreviyatında bir kahkaha patlatarak 20 yaşımın şaşkalozluğuyla ve naifliğiyle gecenin içindeki yürüyüşlerime devam ediyorum. Çam ağacının birinin üzerindeki karları üstüme dökmek için dalı hafifçe sarsıyorum ve yaşasın Tanrı'nın karını kendi üstüme yağdırabiliyorum. Bir kez daha kulun avuntusunu yaşayarak geceme devam ediyorum.


( Günlerdir süren Aralık ayında 17 dereceye rağmen Ankara'nın karlarla kaplı anısına sarılmak güzel. Fotoğraf olarak tabii o sofistike eseri koyamadım- zaten yok ama google lar iseniz benzerlerini bulabileceğinize eminim. Öte yandan sizler için seçmiş olduğum fotoğraf da ODTÜ'den.

Havalar nasıl olursa olsun sizin havanız iyi olsun diyerek yazımı parantezler de dahil olmak üzere sonlandırıyorum.)


Kar taneniz (harbici yıldız gibi görüneninden)

29 Kasım 2010 Pazartesi

tek tanıdığım paşa; Haydarpaşa'ya...

İşin açığı İstanbul aslında bir Paşalar kentidir. Bu paşalar hangi yüzyıllarda yaşamışlar, gerçekten yaşamışlar mı yoksa efsaneler mi bilemiyorum. Hiç de araştırmadım. Resmi tarihe merakım yoktur gündelik tarihe bakarken de ilçelerin etimolojisi dışında bu isimlere rastlamadım. Benim için bu paşa isimleri İstanbul'un yüzlerce numaradan oluşan belediye otobüslerinde semtleri bulmamla ilişkilidir. Örneğin 35 C Kocamustafapaşa- Taksim hattı gibi. Öte yandan sevgili babam uzun yıllar tarihi yarımadada çalıştığı için Mahmutpaşa'da her türlü ürünü ucuza bulabileceğimizi söylediğinden Mahmutpaşa ile de pek haşır neşir olmuşuzdur. Sen ne kadar askerle işim yok desen de asker işte böyledir. Yaşadığın şehrin tarihi dokusuna öyle bir işlemiştir ki farkında bile olmazsın. Üsküdar'ın tarihi korusu Fethipaşa Korusu'nda sevgilinle pastane simitinle çayını yudumlarken anca buralar da çok tutucu oldu dersin de Fethi Paşa'yı aklına bile getirmezsin. Cerrahpaşa'da küçük yaşta ilk tıbbi testlerine tabi tutulursun da yahu buranın adı da niye bu demezsin. Anca adam Cerrahmış ondan herhalde dersin. Süreyyapaşa plajında annenlerin bir zamanlar yüzdüğüne hayret edersin ama ve lakin bu Süreyya da kimdi neciydi de buralaara adını verdi demezsin. Kasımpaşa'lı çingeneleri güzelce taklit eder, aslında oranın adının da neden Kasım Paşa olduğunu bilmezsin. Böyledir bu işler. Hele ki İstanbul'da yaşarken insanın böyle şeyleri gözünü kulağını açmaması çok olağandır. Zira herkes bir yerden bir yere gitme telaşındadır. Hatta bazen öyledir ki bir paşadan diğer paşaya giderken ömrün gittiğinden sadece akbilinden düşen "nınınılar"a takılır aklın. Asıl olan da budur. Akbilinin değişik bir sesle tınlayıp bütün otobüse rezil olmayı (akbildeki para biterse başka türlü bi ses çıkıyor bilmeyenlere söylemiş olalım) kimse istemez ve "bana ne paşasından" demenin de kimseye bir zararı yoktur. Gelelim Haydarpaşa'ya...


Haydarpaşa benim için soluk türk filmlerinin artistlerinin ellerinde bavulla indikleri gar olmaktan ziyade paşa olmayan paşa isimli bir şahsiyet gibidir. Çünkü Haydarpaşa binalarıyla yaşamaktadır. Bu binaların en önemlisi herkesin de tahmin edebileceği üzere Haydarpaşa Garı'dır ve bu binayı da güzel kılan çatısı ve kuleleridir. Özal dönemi çocuklarının yolculuk anlayışı çoğunlukla karayolu ve otobüsler olsa da trenler Batı'nın ve özellikle Türklerin yoğun kontağı olan Almanya gibi bir ülkenin aksine bizde "geçmiş"in izlerini taşır. Bir nevi nostaljidir. Trenle yolculuk yapmak, garda büyük saatlerin altında beklemek, denize karşı bir sigara tüttürmek, ayrılık acısı yaşamak, birinden koparılmak, raylarda yaşanılan şehri bırakmak, tc damgalı ve ay ve yıldızın basılı olduğu tren camlarından son kez gara ve sevdiklerine bakmak gibi imge ve duygularla yüklü anlarda trenler ve garlar birbirlerine karışır. Haydarpaşa garında ise trenler görülmeden bina görülür. Ayrılığı karşılayan yaşlı ve olgun bir amca gibi kollarını açmıştır. Hüzünlü bir bakışı olsa da kollarının arasından içeri giridliğinde başka bir dünyaya geçiş gibi bir duygu hissedilir. Gemiler geçer karşısından- iskelesinde durur. İnsanlar gemilerden indiklerinde merdivenleriyle hüzünlü gülücükler savurur rüzgara. Haydarpaşa garı benim için bir amcadır. Oysa liseye de adını verdiği düşünülürse Haydarpaşa Lisesi tam bir çılgın ergendir benim için. Okul değişeli çok oldu ama annemlerin zamanının bu önemli lisesinin efsaneleri bitmek bilmez. "Aşağısı morgmuş olum" şeklinde bir gizemi vardır. Şimdilerde Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsü olan bu binada tıp ve hukuk öğrencileri koşturadursunlar Haydarpaşa Numune de korkulu rüyam olan bir teyzedir benim için. Acile girdiğim anda sedeyelerdeki insanlar ve çığlıklar bir yana hayatıma dikiş atılan bir yer gibi gelir bana. Tüm bunların ötesinde bu kadar tanıdık binaya adını veren Haydar Paşa'yı hiç düşünmemiştim. Düne kadar. Hala da kim olduğunu düşünmüyorum ama evimizden görünen haliyle bile ufkumu oluşturan bu binanın görkemi- çatısı- dün yandığında Selimiye kışlası ve Selimiye camiinin üstünde uçuşan martılar aklıma geldi. Bu binaların ışıklandırmasında uçan kuşlar semaya bakarken semavi dinlere inanmamı sağlardı.


Öte yandan Haydarpaşa garı merdivenleri saat sabah 08.25 -Cumartesi- herhangi bir Cumartesi ve ben bekliyorum ya da Ankara'dan gelen C. Ö. beni bekliyor. Sanki yıllar böyle geçecekmiş gibi geliyor ve garın saatli kalkan trenlerinin aksine zaman duruyor. Evden çıkarken işittiğim çığlıklar, sabahın köründe nereye gidersin azarları ve yolda yürürken gördüğüm "Protokol Camii" ile birlikte sorguladığım bir camiinin adı neden Protokol olur ki soruları bitiyor. Çünkü Haydarpaşa amca bana sevdiğim bir şeyi geri veriyor gibi geliyor. ....


Dün alevler çatısından çıkarken vapurdan onu izlediğimi düşündüm. Yaşlı bile olsa iyileşeceğini hissettim ve buna da inanıyorum. Neden yandı, kim yaktı, otel mi olacak, gar mı kalacak, Almanlar yaptı Türkler yaktı... Bunlar sürüp gider. Her şey gibi gerizekalı bir hatadan kaynaklandığını ve o çok övündüğümüz kültür başkenti İstanbul'da bir helikopterciğimizin denizden su alıp da üstüne döküvermemesinin bunlara neden olduğunu düşünüyorum.


Her gar gibi Haydarpaşa'nın da bir hatıra yeri olduğunu düşünüyorum. Yaşayan hatıralardan biri. Ki o yüzden unutamadığımız ayrılıktır Haydarpaşa garı ya da ilk intiba. Hatıralarımız yanmasın.


Sanırım İstanbul'da bunca "Paşa" olmasına rağmen tek bildiğim ve hayatta gerçekten tanıdığım tek paşaya dair bir şeyler yazmam gerekirdi. Geçmiş olsun dileklerimle Haydar amca. Adının anlamı aslan, cesur, yiğit kimse imiş. Yiğit ol sana kötülük edenlere cesurca savaş. Biz de varız!


24 Kasım 2010 Çarşamba

aynı hikayeden sıkılanlara yeni alternatif: behzat ç.:yeni orta sınıfın bilinçaltı



Cinayet ve polisiye romanlar yazan Emrah Serbes'in kahramanı Behzat Ç. nasıl oldu da bir dizi kahramanı olarak ortaya çıktı bunun hikayesini tam bilmiyorum. Çünkü o kimilerinin deyişiyle bir "anti kahraman" ve hayranlıktan öte izleyicide başka duygular uyandıracak bir kahraman portresi. Son günlerde dizinin reyting değerleri, şiddet içermesi ve reytingleri yüzünden yayından kaldırılmasıyla çeşitli mecralarda tartışılmasının yanısıra bu dizinin çokça gerçekçi ve iyi bir yapım olarak algılanması da beni bu yazıyı yazmaya itti. Sıkça günleri değiştirilen dizi bildiğimiz başka dizilere benzemeyişle, karakterlerin repliklerinden giysilerine, suratlarındaki sakaldan bakışlarına, bedenlerinden konuşmalarına, mekanların çeşitliliği ve gerçekliliğine Behzat Ç., orta sınıfların rüyası olabilecek bir atmosferi barındırmıyor. Olsa olsa kabus olur. Belki işte tam da bu yüzden onu bazılarımız izlemek istiyor ve izledikçe hayranlıktan ve dizi türüyle bağdaşlaştırılan popüler kültür ve hayatın kaygılarından uzaklaşıp uyuşmuş gibi olma söyleminin aksine tuhaf dürtülerle bizi başbaşa bırakıyor. Her bölümde ayrı bir cinayetin çözüldüğü bu dizide ölüm var, öldürme var, insanlık denen olgunun kavgası ve karmaşası var ve duyguların çıplaklığı var. Kısacası sanki bir duygunun bir sonucu olurmuş gibi bir algıdan öte hayatın kompleksliği ve bunun karşısında duyulan öfke, çılgınlık, saflık, aşk, intikam, çarpışma ve çatışmalar var. Bu nedenle bir dizi ile bir sanat eserini ayıran o çizgide yer alıyor Behzat Ç. "Öylesine hakiki ki, öylesine gerçek..." ve karşısında merak duymanın ötesinde ürküyoruz belki.


Bu dizi ekranlarda başlayacakken sıkı ekşi sözlük takipçisi C.Ö. çok heyecanlıydı ve beni de diziyi izlememiz gerektiği konusunda ikna etmeye çalışıyordu. İlk kez baktığımda ne yalan söyleyeyim şöyle bir yorum yapmıştım. "Yok abi olmuyo ya ekran bu yani ne de olsa biraz ışığı olan adamları güzel kadınları istiyo. Bu adamları mı izleyeceğim pis pis. Zaten sıkılmışım hayattan." Belki bu yazı başlangıçtaki yorumumla çakışacaktır ya da tam aksine- benim de beklediğim gibi- aslında yazımın temel fikrini kuvvetlendirecektir.


Behzat Ç. bir amir. Polis. Bir ekibi var. İtiraf etmek gerekirse pek de hazetmediğimiz ve başımız belaya girerse görmek istemeyeceğimiz ve nefret uyandıracak cinsten bir adam. Çünkü öfkesiyle ne yapacağı belli olmaz ve polis olduğu için de belki şu ana kadar duyduğumuz haşin ve şiddet yanlısı halini sonuna kadar sürdürebilecek olmasından dolayı nefret duygularımızı kışkırtan bir kötülüğe sahip. Aslında romanalrın yazarının bir röportajında dile getirdiği gibi bu adamın neden kötü olduğunu biz izliyoruz ve buna cevap bulmaya çalışıyoruz izlerken. Bu cevabı aramaya alışık değiliz. En azından dizi izlerken. Biz garip bir püriten ahlakla yetiştirilmiş 80 kuşağı gençleri güzel kızlar görmeye, aldatmalara, zengin ve fakir arasındaki ayrımların aşk hallerine alışmışız. Kolaylıkla cevabını verebildiğimiz veya neyin ahlaklı neyin ahlaklı olmayan olduğuna karar verebileceğimiz, insanların zaaflıklarını ve biraz da kendimizin göze alamadıklarını ekranda ya da perdede izleyip bunlardan haz alan insanlarız. Şimdi ise hazın ötesinde bir durumla karşı karşıyayız.

Öncelikle dizi izlemek seçme işidir. Evde oturan insanlar dizi izler. Dizi yemek masasında izlenir, çay içerken izlenir, örgü örerken veya ne bileyip çocuğun altını değiştirirken kulağa çalınır ve üzerine çokça emek harcamak gerekmez. Bakmayın siz Aşk-ı memnu takipçilerinin bir yıl boyunca her Perşembe'lerini diziye ayırdıklarına. Reklam aralarında yapılması gereken ev işleri sürdürülse bile meraklarını takip etmekten ve aslında cevaplarını bildikleri soruları bulmaktan öte bi şey yapmazlar. Yapmadılar. Yapmadık. Behzat Ç. bu yönüyle diğer dizilerden ayrılıyor. Çünkü, içimizdeki şeytanları ilk kez ham halleriyle- yani boyanmadan, çarpıtılmadan ve üzeri süslenmeden yalın ve berrak izliyoruz.

Soyadı noktayla biten ve asla bilinmeyecek olan bir adamın ve çevresindeki kimi gecekonduda yaşayan ve diğer polislere gerektiğinde direniş gösterebilecek olan, kimi işsiz kalan bir babanın dramını sonuna kadar yaşayan, kimi üniversite mezunu olup hayata karşı tecrübesizliğiyle her sorunun cevabını kitaplarda arayan polisleri izliyoruz. Biz polisleri böyle bilmezdik. Behzat Ç. ve ekibi ne Yılan Hikayesi'ndeki Memoli'ye ne de Arka Sokaklar'daki komiserlere ne de satranç oynayan Kanıt dizisindeki komiserlere benziyor çünkü. Bu tezatlığını da belki başlığıyla bile dile getiriyor. "Behzat Ç.: Bir Ankara polisiyesi". Mekan Ankara. 60 saniyede bir boğaz köprüsünün ya da boğazda bir yalının görüntüsüyle başbaşa bırakıldığımız İstanbul'da değiliz. Türlü ahlaksızlıkların yine püriten ahlakın taşıyıcısı- çoktan sarsılmış ve delik deşik olmuş aile olgusuyla harmanlanarak iki çift güzel bacakla ve renkli gözle harmanlandığı bir mekandan, yarı kasaba havasında, pavyonların, pavyon kadınlarının gerçek hayatlarının, her an evi yıkılacak diye bekleyen gecekonduluların, işçilerin yaşadığı mahallelerdeyiz. Yok mu bu cinayetler dünyasının başka sakinleri? Elbette var. Ve yer yer onlar da "Çankaya bebesi" olarak karşımıza çıkıyor. İşte bu yüzden Behzat Ç. nin kurmaca dünyası sahip olunmak istenip gıptayla bakılan bir orta sınıf hayalini değil, ortanın altının kederlerini, ızdıraplarını ve gerçekliğini ortaya koyduğundan olduğu yeri kaybetmekten korkan orta sınıfların bilinçaltına dönüyor. Ne iş yaparak geçindiğini bilmediğimiz insanların kurmaca dünyalarından, borç ödeyen, kredi alan, evinde bir kanepesi olup duvarlarında asılı poşetlerde eşyalarını saklayan insanlara götürüyor. Hayalleri yıkılan insanların hayal kurmayı bırakıp gerçekliklerinde ne denli mücadeleler verdiğini sergiliyor. Bu yüzden de varolana karşı muhalif bir tavrı var. Cinayetlerin arkasından her şeyini kaybeden insanlardan öte her şey dediğimiz şeyin olmadığı dünyalarda insanların nelerini kaybederek ya da nelere hiç sahip olmayarak yaşadığına tanıklık ediyoruz.

Bu yüzden zor bir iş Behzat Ç. yi bir dizi olarak izlemek.
Her ne kadar "böyle polis olmaz olsun; yayından kaldırılsın" diyenler olsa da ben hakikatle yüzleşmenin yine de iyi bir şey olduğu kanaatindeyim. Her ne kadar "lan"lar ve küfürler bolca olsa da oyuncular gerçekten çok başarılı. İyi seyirler...

9 Kasım 2010 Salı

varyap meridyan'ın jetgillerin olma olasılığı üzerine gecekondu notlar


Şimdi efendim televizyon izleyenlerinizin bileceği üzre bir süredir bir Vrlıbaş Holding Kuruluşu olduğunu öğrendiğimiz Varyap firmasının "Varyap Meridian" adlı, içinde kişilik bölünmesi yaşayan bir kız çocuğunun geçtiği korku filmi tadında ve seslendirmesinde reklamları dönüyor. Adı üstünde bu bir reklam ve firmanın da isminden anlaşılacağı üzere adamlarda "var" da "yap"ıyorlar ve "var"ı olana satıyorlar. Sorun şu ki epeydir kafamıza takılan mevzularda da görüleceği üzere bu emlak firmaları artık evle birlikte insanlara hayat satar oldular. Komşu satmalarına, tenis kortu, havuz, sauna ve bilimim ter döküp rahatlama hizmeti veren olanakları satmalarına tevazu gösterir olmuştuk. Fakat iş hayat satmalarına geldiğinde "Orda dur" kardeşim diyesim geldi. Şimdi bakalım bu satılık hayat reklamda nasıl, ne zaman, kimin ağzından, hangi sözcüklerle ve nasıl tanımlanıyor.. Dadadadaaaa şaşırmayacaksınız ama şaşırtılar adamı. "Bak orda ne var" diye başlıyor şarkımız bu sırada bir takım altın rengi kıpraşmalar ekranda görünür oluyor. Ynai bakıyoruz. Biri bize işaret etti. Yetmiyor bir de tanımlıyor "Parlak bir şey var". Demek ki neymiş bu "orda" olan şey bize uzak bir yerde ama parıldıyor yani her yerden görünebilir ve dikkatinizi çekebilir. Bu satırlara kadar eşitlikçiyiz. Üçüncü dizemizde işler karışıyor çünkü ne olduğunu anlayamadığımız ama parlayan şeyin ne olduğunu anlıyoruz bu cümleyle: Meğer "altın gibi bir hayat var" mış. İşte şimdi bu altın hayatın ne menem bir şey olduğunu anlayacağız. "Bulutlara kadar giden evler var" Yarebbim bu bir cennet olmalı! Durun daha bitmedi "her katta bahçeler (de) var" mış!! Burda dikkatli bir şekilde Allah'ın adını anmalıyız zira bu Allah'ın cenneti değil Varyap'ın "var"ı. Bu saydığımız cümleleri alta alta dinlerseniz ve okursanız zaten göreceksiniz ki burda "yok" a dair bir şey yok. Var...Var... Var... Evet şimdiye kadar edindiğimiz tasvirleri elde edecek bir öznemiz olmalı elbet ki bu parıltılı şey boşuna ortada durmasın. İşte Adem geliyor. Adem: BABA! Kız çocuğu sesimiz "Babama söyleyeyim" diyor. Demek ki neymiş baba bu parıldayan şeyi ona alabilirmiş. Bu değişik hayatı ancak baba figürü elde edebilir. Ve o parlak şeyin adı da son cümleyle geliyor "Bak orda Varyap Meridian var". Bu abidik gubidik görünen çizgi filmleri andıran yapı 61 katıyla Türkiye'nin en yüksek binası olarak Ataşehir'de yükselecek; yeni paramızla 1.2 milyara "baba"larını bulacakmış.
1990'ların ortalarında gecekonduların arasında yükselen yüksek binalarla etrafında hiçbir şey olmamasına rağmen lüks hayatın simgesi olma niteliği kazanarak zenginleri Anadolu yakasının en boktan yerlerinden birine çeken Ataşehir toplu konutları gecekondularla kendisini yalnızca çiçek isimleriyle anılan bloklarıyla değil- her anlamıyla yüksekte yaşayan insanlarıyla da kendisini çoktan yoksul insanların hayatlarından arındırmış ve ayırmıştı. 2000lere geldiğimizde ise Ağaoğlu gibi müteahhitlerin de el atmalarıyla "köprüye yakın", "otobanın dibi" "alışveriş merkezleri" de var düşünceleriyle birçok bankacı, doktor, avukat ve bu gibi ortanın üstü adamların yanısıra yükselen katları ve ekstra hizmetçi odalarıyla üstlere de çekici gelmeye başlamıştı Ataşehir. Sonrasında Ataşehir' komşu olan ve pek çok siyasi olayla bilinen, Mustafa Kemal Mahallesi, Örnek Mahallesi gibi mahallelerde yaşayan düşük gelirli öğretmen aileleri, polisler, çingeneler de Ataşehir mahallesinden sayıldılar. Ama yalnızca mahalleden sayılarak istatistikleri değiştirdiler. Çünkü artık mahalle sınırları değiştiğinden emniyetin "suç" olarak gördüğü unsurlar da ortadan kalkar oldu. Rakamlar düştü. Oysa yoksulların ve yoksunların hayatı olduğu gibi sürüyordu. Değişen Ataşehir'in almaya çalıştığı kimliklerdi. Evet tam da bu noktada Varyap Meridyan bir kez daha yoksulla en zengin arasındaki sınırları bir meridyen gibi çiziyor. Ve 61 katlı oluşu ve en yüksek bina oluşu hiç de tesadüfi değil. Formları da öyle.
Velhasıl, bu binların çizimleri bana jetgilleri anımsattı. Bu aralar jetgilleri de epeyce anar oldum- jetsons ın da bir vakit jetgiller olarak dilimize çevrilmesine de hayran oldum (bkz: Bengü'nün Beyaz show'da giydiği jetgil kıyafeti) Acaba jetgillerde de gökyüzünde yaşayanların yanısıra yeryüzünde kalanlar da var mıydı? Çünkü anlaşılan o ki bu gidişle gökler zenginlere yerler fakirlere kalacak. Bahçe denen olguyu 60. katta yaşayacak çocuk için ev, toprak, çiçek, papatya, kır, insan gibi kelimlerin ne anlam ifade edeceğini de merak ediyorum.
Son olarak O "altın hayat"sa bizimki ne? Çakıltaşı mı? diyerek yazıma veda ediyorum. Jetgiller hala sizi seviyorum. En azından bildiğimiz kadarıyla sizin geleceğinizde herkesin hayatı gökte.

7 Kasım 2010 Pazar

ayşegül aldinç ve fırat tanış ve ötesi


Fırat Tanış'ı televizyonda görünce, oturduğum koltukta aptal aptal sırıtmama engel olamıyorum arkadaş. Şu anda okan bayülgen'in programında hollanda'dan arayan bir izleyici doğrudan yazışa geçti kendisine ama elimde değil bakmadan duramıyorum. Kendime de inanamıyorum ayrıca- dişler sarı, bıyıklı, muhtemelen sigaranın küpüne düşmekten kalınlaşmış bir ses ama ortaokul yıllarında bile böyle ekranlarda görünen şaşrı söyleyen birine vurulmamış ben bu adamı beğeniyorum. Sesine kurban diyeceğim olmayacak nişanlı barklı insanım.
Fakat az önce kendimi ortaokulda olup lisedeki tiyatro kulübündeki çocuğa vurulmuş da asla açılacak konuma ulaşamayacakmış gibi hissettim. Hatta üzerimde sanki henüz boyu kısalmamış forma eteğim, son düğmesi bile iliklenmiş gömleğim, o aptal broşum ve kardan adama çizilen kaşlarımla adam karşısında ezildiğimi iliklerimde hissettim. evet o kadar eziktim. Bu arkadaş elini alnına dayıyıp parıltılı gözleriyle şarkısından bir kuple söyleyip gözlerini yıldız tilbe gibi belertip "ben seksiyim seni yerim" bakışı atan ayşegül aldinç'e bi baktı ki yazmadan durmadım. Bilirsiniz bu Ayşegül Aldinç abla benim yaş grubu kızların annesi falan olsa asla tahammül edilemeyecek seksilikte ve taşlıkta bi kadın. Siyah elbisesi ve dağınık kuş yuvası saçıyla bitaraflarını dik tutmayı başaran bir kadın. Eskiden de duvarlara sürtünürdü. Ama az önce bi "kara sevda" söyledi ki sanırsın ki kendisi tam bir "kara dul" Ki bilirsiniz ki bu kara dul denen mahlukat önce karşısındaki erkek örümcekle çiftleşir sonra da onu yer. Fıratım tanışım sen niye öyle bakıyon o ablaya? Bakma kurban olurum. Yarılarak gülen hali, aptal şaşkınlıkları ve bir baksa kalbimizdeki onca kırıklığı ve imkansız aşk tutukluğunu anlayacakmış gibi bakan bu adam bir acayip. Düşünün bu kız bunu mu oturup beğenmiş demeyeceğiniz bir fotoğrafını dahi bulamadım şuraya koymaya. Neyse "kralsın" ve "hastasınım" diyerek konuyu kapatmam icap ediyor.

Bu gece oturmaları sırasında medya kritiği kimliğine bürünmemle birlikte popüler kimlikler üzerinde yazmaya devam edebilirim. ayşegül aldinç'in disko kralı'nın masasına koyduğu acayip tasarımlı ayakkabı- demet evgar'ın makyajsız güzel hali- falan filan. böyle böyle gider bu. saat de iki buçuk olmuş. hadi hoşçakal.

1 Kasım 2010 Pazartesi

turşu suyu ve akranları



Bugün turşu sevenler kulübünü kurmaya karar verdim. "Şehirler ve insanlar" başlıklı veyahut "İstanbul ve Ankara'da bir ben" veya "Aitsizliğin verdiği huzursuzluk" temalarından vazgeçerek turşu konusunda yazmaya karar verdim. Saatlerdir odamda tek başına oturuyorum ve yüzüme makyaj yapmaya, gözlerimin şişkinliğini azaltmaya veya üstüme güzel şeyler giyinip gülümsemeye mecalimin olmadığı bugün de önemli işler yapan veya dünyayı değiştiren insanlardan biri olmadığıma inanıyorum. Hevesle araştırma yapanlardan, makalesini güzelleştirecek bir cümleyle karşılaşınca heyecanlananlardan biri değilim. Ya da bugün için tam olarak hiçbir şey değilim. Sadece bir turşu severim.

Turşuyla ilk tanışmam babaannemin evinde olmuştur. Ya da ben öyle hatırlıyorum. Camın önünde duran kavanozların içinde buruşmuş çoğunluğu yeşil olan şeylerin ne olduğunu çözememiştim ilk başta. Aslında olmamış şeylere aşinayımdır. Olmamış üzümü dilim ve dudağım yara olana kadar emerim. Bu arada da asma yaprağının sapını da yediğim olmuştur sırf ekşi diye. Epeydir yapmamışım bu saydığım şeyleri. Belki de ondan mutsuzum. Neyse turşuyu babaannem kurar. Camın önünde beklerler. Turşuyla özdeşleşme sebebim bu olabilir. Olmak için bekleyen bir şey ve güneşi seviyor. Olana kadar da kapalı tutuluyor ve birinin değerini anlaması için önce kavanozun kapağını açması gerekiyor. Yani dışardan bir kuvvet gerek. İşin felsefesine daha fazla dalmadan babaannemin kurduğu turşuları halamın bir maşayla büyükçe olan kavanozdan çıkarmasını anlatacağım. Çünkü bu sandığınız kadar kolay bir iş değildir. Özellikle de yuvarlak olan domatesleri kavanozdan çıkarmak tam bir meziyettir. Bir de lahanaları çıkarmak ayrı bir olaydır. Çıkarırken koparmamalısınız. Bu sebzelerden ziyade beni bu mucizevi su çerer. Rengini sevdiğimi söyleyemeyeceğim ama kokusunu dudyuğumda dudaklarım hafif karancılanır. Sanki birini dehşetlice öpme isteği duymuş gibi olurum. Ve kepçeyle benim için bir bardaklık turşu suyu çıkarılır "Aman Gözde sakın aç karnına içme" "Dur dikleme mideni deleceksin" nidaları eşliğinde ben çoktan günahımı işlemiş dudaklarımı yalıyor olurum.

Bugün hatıralarım bir yana kendimi "turşu" kelimesini içimden tekrar ederken buldum. Ofisteyim ve yapacak bir şey yok. Tek düşündüğüm turşu. Hatta turşu değil turşu suyu. Limonlusu mu sirkelisi mi makbul demedim kelimeye takıldım. Şu kelimeye bak ya! Delirtir adamı "rşu" bu seslerin yanyana gelmesi bana bir yerden suyun akışını çağrıştırıyor ve içim ferahlıyor. Turşu Frasça bir kelimeymiş. İngilzicesi de "pickle" ama bu pickle daha böyle "mıcırırım ben seni yerim" tadında bir sevimlilik içeriyor. Karşıkonulmaz bir arzu değil. Turşu ve sonuç huşu içindeyim.
Velhasıl biz bu arzumuzu bastırmak için elbette endüstriyel çözümlere yöneldik. ODTÜ kampüsü içersinde turşuya ulaşsak biel sağlıklı bir turşu suyuna ulaşamayacağımızı varsayarak turşu benzeri oluşumları akla getirdik ve nırınırınımmmm işte karşınızda şalgam suyu. Yine bir "ş" sesi egemenliğiyle karşı karşıyayız. Tanrım. Beynimin arama motorlarını tek tek arattım ve sonunda çatı- şalgam suyu eşleşmesi bulundu. Bilmeyenler için Çatı burda kampüste açık büfe bir restoranın adı. Alıyosun alıyosun tabaklara tarttırıyorsun, içeceğini de yandan alıyorsun. Pratik ve ucuz. İçecekler de pazarlama stratejisi olarak içerde sıcaktan bunaldığın ve yiyeceğini tarttırmak için sıraya girdiğin yanında konumlanıyor. Geçen de sırada bekliyordum bir de ne göreyim "aaaaa minik şarap" dedim. Sonra tabii ne şarabı içki satmanın yasak olduğu okulda. Meğer bu fantastik şişe Kaleağası marka Adana menşeli bir şalgam suyu şişesiymiş. İşte beynim arayıp bu görüntüyü orata çıkardı sayın seyirciler! Ve yerimde yaklaşık bir yarım saat daha kıvrandıktan sonra gittim şalgam suyumu almaya. Reyona dalış yaptığımı gören tatlıcı beyin çekik küçük gözleri parladı. Bıcırık küçük bir kızın babaların ve Adanalı ağabeylerin içtiği şalgam suyuna eğilimine şaşırmış olmalıydı. Elimi uzattığım şişenin acısız bir yanındakinin de acılı olduğunu söyledi. Hangisi iyi dedim. Bilmem ki dedi. Acı alıyım dedim. Elimde 0.25 litrelik cam şalgam suyu şişem odama geldim ve bir dikişte şalgam suyumu içtim.
Bugün turşu suratlıyım. Turşumu kursunlar umrum değil. Ayrıca hakkaten turşu gibiyim. Az önce burda görevli Z bey özellikle gelip hasta olup olmadığımı sordu. İyiyim dedim. Yorgun musunuz? dedi. Evet dedim. Sizin için yapabileceğim bir şey var mı? dedi. Teşekkür ederim çok sağ olun dedim. İki cümle söyleyerek içimde yaşadığım yorgunluğu anladığını hissettiren bu adama müteşekkir oldum.
Turşu hakkındaki yazımı yazmaya koyuldum. Bir dahaki sefere bir şişe sirke içerek sarılık olmayı hedefliyorum. Sonbahara da uyar.

23 Ekim 2010 Cumartesi

saat

ev soğuk
üşüyor belim
aramızdaki yakınlığa ve bikaç milimetreye rağmen
senin bile ve benim bile bilmediğim uzaklardayım
üst üste giyilen çoraplara rağmen
yürümüş gibiyim karda
sırf korkuma hatırlamaktan
uykuya hapsedeyim diyorum kendimi
kendimce film sonları kurmaktan
yorgun
dönüp duruyor başım
kırışmış yastıkta
bembeyaz çarşaflar kırmızıya dönüyor
kan bozar derler rüyayı
benimkisi tam burda başlıyor
istasyonun birinde
kimsenin hayatında başlangıçlar ve kimsenin hayatında sonlar
olmasın diye
trenin birine saklanmış bir saat gibi
yalnızca saklayan biliyor yerini
üç kişilik bir şiirden battaniye örtüyor üstüme annem
dünyanın bütün karları üstüme yağıyor

19 Ekim 2010 Salı

domates biber patlıcandan hikayeler



Çocukluğumuzun videosuyla göz dolduran eserlerinden birinde özne konumunda olduğundan beri domatese olan hayranlığım artmıştır. Bir zamanların sokaklarda kilolarca satmak için kamyonlara yüklenen sevgili domatesi; sebze mi meyve mi tartışmalarından arta kalan zamanlarında endüstriyel bir ürüne dönüştü. Önce ev hanımlarının gönlünü çalan "kübik doğranmış domates" haliyle çalışan kadınların ellerini kokutmaktan vazgeçerek tencerelere konserve kutularından döküldü, sonra ketçap olup makarnalarımızın vazgeçilmez tadı, patates kızartmalarımızın yandaşı oldu, üstümüze sıçrayarak komedi filmi tadında korku esprilerimize konuk oldu.

Benim, dediğim gibi domatese hayranlığım büyüktür. Doğranmışına pek kurban olmam ama rendesinin içine bastım mı limonu, sirkeyi, nar ekşisini ve zeytinyağını bir de doğradım mı içine ekmeği bayılmazsam iyidir. Bir de babamın salatasının en vazgeçilmezidir. Hatta bu domates yüzünden salatanın suyuna elimle ekmek bandığım için eğitimim sırasında halalarımdan birinden azar işitmişimdir ve çatal kullanmam konusunda uyarılmışımdır ki hiç unutmam. Her salataya banışımda içimde büyür.
Öte yandan, çocukluğumun evde yalnız geçen günlerinde annem işten gelene kadar evde yemek yoksa en sevdiğim dostum salçadır. Ki o da bidliğiniz üzere domatesten yapılır. Çıkarırım salça kavanozunu buzdolabından. Bir güzel kızdırırım tereyağını ya da herhangi bir yağı. İçine iki kaşık salça. O da biraz kavrulduktan sonra biraz nane serpiştiririm. İşte çocuk yemeğim. Biricik domatesim...
Çocukluğumun gezilerinden birinde Çanakkale'den aldığımız bir domatesle kokusunun da ne denli güzel olabileceğini yaşadıktan sonra bunca yıldır alırken kokladığım... Rengine zaten hiçbir diyeceğim yok. Kırmızının yuvarlak bir formla buluşmasının en güzel örneğidir.
Şimdi herkes onu ne yazık ki artan fiyatıyla anıyor. Biz şehir insanları onu küçük yeşil dalından koparmaktan aciz ve uzak olduğumuzdan bize "domates" diye verilen her şeyi tüketmek zorunda kaldığımızdan onu piyasada aldığı değerle tanıyoruz. Annemizin kilolarca alıp rendeleyip kışa hazırladığı, uzunca dayansın diye içine bebe asprini atılan domatesleri; kadınları biraraya getiren ve salça yaparken türlü hikayelere vesile olan domatesleri,menemen etrafında herkesi biaraya getiren ama adı bile anılmayanı; şimdi sadece kral ve kraliçelerin mi oldu? Hatırlarsanız evdeki biber yetmediyse dolma diye domates doldurulurdu hatta kesilir de dolmanın üstüne süs diye kapatılırdı.
Küçük kamyonetleri özledim ben. Yığın yığın ve hiç bitmeyecekmiş gibi duran domates, biber, patlıcan, patates ve soğanı... Öyle marketin bir köşesinde yarısı darbelenmiş, daha olgunlaşmadan koparılmış haliyle zavallı duran domatesleri değil..
kim hasta ettiyse domateslerimizi kim onları sadece zenginlere mal ettiyse hesap versin! Kim çocukluk yemeklerimizi, hikayelerimizi, biranda karnımızı doyuran ve hiç kaybetmeyecekmişiz gibi dokunduğumuz kırmızımızı bizden aldıysa bize geri versin...
Domates de bizi özlüyor biliyorum!

13 Ekim 2010 Çarşamba

Ağlamak istediğimiz günler

Bu gunlerden birinde oldugunuzu nasıl anlarsınız? Sokaklar yorgun gelir gözünüze. Sanki sokaklardaki renkler, ağaçlar, miskin kediler, ağaçlardan düşen yapraklar, ağaç yoksa ortamda, yerdeki asfalt, hatta taşlar ve hatta hatta taşların arasına sıkışmış sigara izmaritleri, yollara yapışmış çiğnenmiş sakızlar, fiş fatura farketmez diyerek alınmış kağıt parçacıkları, yerde çamura bulanmış bir şapka, teki kaybolmuş eldiven... Toptan hüzündürler işte ve yorgunlardır. Yaşanmışlıklardan, kaybolmuş olmaktan, aranıyor olmaktan ya da hiç önemsenmemekten ya da tam aksine çok fazla önemsenmekten yorgundurlar. Siz de onların yorgunluğundan daha yorgun bir hale bürünürsünüz. Mevsim genelde sonbahardır ve hafiften üşümeyi seçersiniz. Çünkü sonbaharda terleyen insanlar ya fazla giyinmişlerdir ya da yapacak işleri olduğundan koşturmaktan istemedikleri bir terlemeyle karşılaşırlar.

Telefonunuz çalmasın, kimse size tek kelime sormasın ve hayat bildiği gibi devam ederken sizin üzerinizden geçmesin istersiniz. Bir Tanrı'nız varsa ona sığınmak bile aklınızdan geçmez, şükretmek, hayattan büyülenmek de istemezsiniz. Kafanızda sadece kısık sesle çalınmış ve anlamsız ama bir o kadar da yavaş piano notaları belirebilir. İnsanların yürüyüşleri, üstlerindeki paltolar,, yüzlerindeki kırışıklıklar, kirpiklerinde birikmiş ufacık makyaj artıkları, ellerinde şıkırdattıkları anahtarları hepsi ama hepsi bitimli bir hayatta herkesin son dönemeçlerini ve son kavşaklarını döndüğü hissini verir.

Yüzünüz renksiz, sesiniz sizden uzakta birinin hiçbir şey söylememek yerine gevelediği cümleler için bir araçtır. Bedeninizdeki uzuvları kullanmak için tembel; yalnızca kabinizin atış sesiyle ve ritmiyle yürürsünüz. Saatlerce yürüseniz sanki yorgunluk hissetmeyecekmişsiniz gibi yorgunsunuzdur.

Yazmaya bile üşenirsiniz ve biter.

26 Eylül 2010 Pazar

Kız kardeşim kayboldu: bir yazdan hatıralar



Çekildiğim bir fotoğrafa bakarken hala bacaklarımın "çubuk kraker" özelliğinden bir şey kaybetmediğini fark ettim. İki bacak arasındaki ölçülü mesafeyle ayakta duruş biçimim kız kardeşimle Tekirdağ'da babamın o zaman çalıştığı bankanın yaz kampında çektirdiğimiz bir fotoğrafımızı anımsattı. Üstsüz salak hallerimizle deniz kızlarının bizimle birlikte yüzeceğine inandığımız yaşlardaydık. Dört bloktan oluşmuş ve tabii ki o dönemde blokları şimdiki toplu lüks konutlarda olduğu kadar "yaratıcı" olmayan bir biçimde; çiçek isimleri ya da şehir isimleriyle değil de bildiğiniz harflerle adlandırmışlardı. Yani bildiğiniz A,B,C,D. Ama bu A,B,C,D o kadar birbirinden farksızdı ki neredeyse merdivenlerine çocukların attığı sakızlar bile aynı yerde dururdu.

Herkesin bu sonbaharın ilk günlerinde yaz fotoğraflarını ve parmak arası plaj terliklerini paylaştığı bu facebook çağı günlerinde benim de yaza dair bu kamptan anılarım canlandı. Beş yaşla benden farklı olan kardeşim henüz öylesine küçüktü ki annem plajda güneşlenirken babam onu bebek arabasıyla dolaştırmaktan ötürü kamp sakinlerinin gözüne girmiş ve "yılın bebek bakıcısı ödülü"nü alarak elektrik süpürgesi gördüğünde "baba" diyen kardeşimi haklı çıkararak bu haklı gururunu hediye olarak verilen bir şişe kırmızı şarapla tatlandırmıştı. O günlerde kampa bohçacılar gelirdi. Bohçalarındaki mallardan daha fazla lafı olan bu esmer tenli teyzeler popolarıyla oturdukları yerden bohçanın içindeki türlü danteli gösterirlerken yalnızca anneler kahve içebilir ve biz zavallı türk kahvesini en yasak ve en acayip tat sanan sekiz dokuz yaşındakiler kahve içersek arap olacağımızı sanırdık. Böyle bir günde ben hayretle bohçacı kadınlara ve annem de o zaman mükemmel ışıltılı ve yeşil gözleriyle diğer kadınlarla laklarken kardeşim küçüklüğünden olsa gerek bunalmış, kaldığımız odaya gitmek istemişti. Tabii ki bundan bizim haberimiz yoktu. Küçük çocuk her nasıl olduysa ortadan kayboldu! Sanırım babamın bakıcılığına, annemin güzelliğine ve benim neyime bilmiyorum ama bize nazar değmişti. Bohçacıların varlığı, denize sıfır bu mekanın çocuklar için bir anda tehlikeli bir mekana dönüşmesiyle kardeşimi ararken harbici sıcak anlar yaşandı. Velhasıl bir on beş dakka sonra bütün kamp seferber olmuş kardeşimi arar hale gelmişti. Ben de ağlıyordum. Hatta öyle ki o zaman tutkunu olduğum, öğleden sonra yemeğe gideceğimiz patates kızartmalarını ve ketçabın tadını ne kadar arzuladığımı bile unutmuştum. Annemim beni bir gece önce soktuğu ve ilk ve son podyum deneyimimi yaşadığım çocuk güzellik yarışmasında yüzüme annemin sürdüğü boyaların heyecanını ve gecenin sonunda aldığım mağlubiyeti bile unutmuştum. Kardeşim kayıptı!

Koşuşturuyordum. Kaldığımız oda C 18miydi neydi. C Blok'un üçüncü katıydı. Gülfem orda da yoktu. Sonra birden bloklardaki odaların kapısının bulunduğu taraftan diğer blokların oda kapıları da bir şekilde görünüyordu. Bir baktık ki küçük bir kız B Blok'un aynı hizadaki kapısının önünde duruyordu. Meğer yanlış bloğa gitmiş ama ona göre aynı kapının önünde bekliyor. Küçük salak şey seni çok seviyorum! Bulmuş ve rahatlamıştık.

Sonra ben ablayım ya yalnız takılmaya devam etmiş. O zaman bana hayli büyük gelen kampta barın yanında ancak birisini arı soktuğunda akla gelen incir ağaçlarının olduğu yerde rakının yanına kendilerine çiğköfte yapan amcaların yanına gitmiştim. Ağzıma bi tane çiğköfte atmışlardı da yüzüm gülmüştü. Çiğköfte sevdamın kaynaklarına da ulaşmış bulunuyorum sevgili okuyucum. Çiğköftenin müthiş tadı ağzımda. Barda duran ağabeyin yanına gidip yukarıda asılı duran televizyondaki maça aldırmadan, o dönemin ilkokul kızlarının kafasına girmeyi bile başarmış ve bir pembe dizinin acayip esas oğlanı Eduarda Capetillo'sunu görmek için yalvarmıştım.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Bugün zorlu bir günün ardından ve bana ilk kez “Hocanım” diyen bir Emniyet Müdürlüğü personelinin yaratmış olduğu acayip hissiyattan ve 1988 doğumlu bir Türk-Alman kızın, Türk-Alman Programı’na kayıt yaptırmaya çalışırken Türk olarak ayrı, Alman olarak ayrı sorun yaşamasının ve sonrasında kayı olmayı becerebilmemizle birlikte “hayırlı olsun”u duyuşuyla birlikte annesini aradığındaki sevincin ardından tuhaf duygular içindeydim. Bir de dün akşam üniversite üçüncü sınıfta yaptığım bir ödevi arama çalışmalarım sırasında üniversitede kullandığım bilgisayarımdaki belgelerime erişince zaman ve benlik algımın tavan yapmasıyla birlikte yıllar içindeki değişimimi tahlil etmekten bitap düşmüştüm. Velhasıl bu yorgunlukla iş yerindeki masamdan kalkmayı istememek bir yana, uzunca bir müddet beni hüzünlere sevk edecek şarkıları dinleyip yorgunluğumun dibine vurmak ve sonunda üzerimdeki ağırlığı atmanın tek yolu olan kısa bir ağlama seansı ve apranax forte ile son bulacak ufak çaplı bir migren ağrısına bile psikolojimi hazırlamıştım. Velhasıl, bütün bunların yaklaşık kırk beş dakika sürecek olmasını ve bu kırk beş dakikanın ardından kampüsten beni eve taşıyacak olan servislerin kalkmış olması bir yana, Ayrancı mevkiine ulaşım sağlayan biricik minübüslerin de yaklaşık 500 metre ilerden kalkmaya başlayacağı saatin geleceğini ve bu duraklara yürüyecek bile mecalimin olmadığını düşünerek kararımdan caydım. 17.28 itibariyle işteki odamdan çıktım ve 17.40’ta kalkacak olan servislere iş yerimizde çalışan bir başkasının makarna, yufka ve yumurtayla yapılan su böreği tarifi eşliğinde yürüdüm. Onun anlatma hevesi benim de günümün son demlerinde hala güler yüzle dinleyebiliyor olmam ve su böreğinden çok odaklandığım anlatış hali hoşuma gitti. İyi akşamlar diyerek servislerin bulunduğu yola girdim. Her zamanki gibi servise bindim. Bugün bir değişiklik yapayım nasılsa yalnızım diyerek en arka koltuğa oturdum. Aklımda ne referandum, ne evet, ne hayır, ne de Behlül’ün Ezel’e çıkışı vardı. Yalnızca eğer, Mercedes 302 model, mavi ve camlarında perde olan servis otobüsümüz bir fren yaparsa en arkadan en öne saniyeler içinde nasıl yuvarlanacağımı ve eve vardığımda yemek yemek istemiyor olsam da ne yiyeceğimi düşünüyordum. Saniyeler arasında bir ölümümü bir de yaşamımın devamlılığı için yemek yemeyi düşünürken başımı cama yasladım. Dört kişilik arka koltuğa üç iri erkek ve bir kadının gelmesiyle bütün günün koşturmacasında ve bir evvelki akşam hissettiğimin aksine köşeye sıkıştırılmış, ayakları yere bile uzanamayan on dört yaşında bir kız çocuğu gibi savunmasız, çekinik ve bir o kadar da karmaşık hissediyordum. Yolculuğumuz başladı.
Sıradanlığın dışında dikkatimi çeken bir şey yoktu. Sadece orta sıralardaki yüzünü hiçbir şekilde anımsamadığım bir kadın arkasını dönmüş bir arka sıradaki kadınlarla konuşuyordu. Şoföre, diğer insanlara dikkat etmemiştim. Zaten her defasında inanların yüzleri değişiyordu. Sadece doğru serviste olduğumu daima en önde oturan hafif kel, renkli gözlü ve kırmızı suratlı adamdan anlıyordum. Kaldı ki bugün arka kapıdan girmiştim ve adamı da etrafta görmemiştim. Annemle telefonda yaptığımız kısa konuşmanın ardından yemek için pratik olabilecek balık yapmaya karar verdim. Servisten indikten sonra eve dört yüz metre kadar olan balıkçıya ve markete bile gitmeye erindiğimi düşünüyordum ama ben de av mevsimi bittikten sonra, denizde kalmış mayolarımda az da olsa kalan deniz kokusuyla avunmaktansa balık yemenin beni pozitif etkileyebileceğine kanaat getirdim. Bunları kafamda hallettikten sonra servisin her zaman takip ettiği yolu takip etmeyerek sola dönmesiyle neye uğradığımı şaştım. Evet, yanlış servise binmiştim. Her zaman, kıkırdaşmamıza neden olan ve tümsek anlamına geldiği halde okulumuzun gençleri tarafından üstlerine birer noktacık yerleştirilecek meme göndermesi yapılan trafik levhasının yanında duran servise değil de bir başkasına binmiş olmalıydım. Yaptığıma şaşırdım ve başta yaptığımdan çocukça utandığımdan kimseye bir şey sormadım. Melankolik ve tesadüf düşkünü bir romantiğiz ya “Serendipity” misali “dur bakalım nereye götürecek bu servis beni” dedim. On-on beş saniye kadar sonra kendimi bni sıkıştırmakta çekinmeyen genç adama “ servisin durduğu ilk durak neresi acaba?” diye sorarken buldum. Bu durağın hiç de bu anlattıklarıma bir öykü niteliği kazandırmayacak cinsten-hani anlattıklarıma bakılırsa sanki bilinmeyene ve kilometrelerce ötesine gidiyorum da- Bahçeli olduğunu öğrendim. (Ankara’da yaşayanlar anlayacaklardır; ODTÜ ile Bahçeli arası ve Bahçeli ile oturduğum yer olan Ayrancı arası oldukça yakındır) Şoföre gidip Bahçeli durağında ineceğimi söyledim. Bir süre sonra trafik ışıklarına yakalanan şoför kapıyı açtı ve amaçsızca yürümeye başladım. Biraz daha yalnızlığın ve tesadüflerin iyi geleceğini umuyordum. Sadece omzumda asılı duran çantanın naylon çorabıma sürtünüp çorabımı yırtacağını umursuyordum. Nedense? Anlamsızdı. Bir bir trafik ışıklarını geçtim. Son trafik ışığında beklerken yaklaşık bir senedir görmediğim, müzikalde beraber şarkı söylediğim ve hatıralarımda balerin ayaklı, masal sesli ve güzel yüzlü olarak kalan ve ismi Duygu olan arkadaşımı, büyük güneş gözlüklerine rağmen, çapraz bir bakış açısından tanıdım. Öpüştük. Işıkları beraber geçtik ve Bahçeli yedinci caddede, ben amaçsız o evine gitmek için beraber yürürken işlerden, erkeklerden, şu anda hayatımın özeti sayılabilecek Ankara’da nişanlı olmaktan, ilişkilerden, paradan ve beraberlikten bahsettik. Yolda kız annesine rastladı. Onlara da merhaba dedikten sonra, bir daha ne zaman şarkı söyleyebileceğimize dair bir iki cümle ettikten sonra vedalaştık.
Şimdi bir amaç bulma zamanı gelmişti. Tesadüfler ve plansızlıklar yürümek için enerjimi artırmıştı. Sağ tarafımda “Akhıtma”ya da benzeri bir adla krep satan dükkanı gördüm. Yemeli miydim yoksa hala balık mı bulmalıydım? Dünya bitiyor benim soruna bakın! Sonra bir balıkçının önünden geçtim. Annemin palamutlarını gördüm. Alıp eve dönüp pişirsem mi diye geçti aklımdan. İlerledim. Durmadım. Caddenin solundaki balıkçının yanında balık pişiren bir yer gördüm. “Şok ekmek arası uskumru 4.5” yazıyordu. İthal uskumrudan başka çeşitlerinin de olabileceğini düşünerek hiç kimsenin oturmadığı yere girdim. Aadamın çok güzel levrek, somon var demesiyle, “iyi levrek olsun” deidm. Yol kenarındaki masaya oturdum. Epey bir balığın pişmesini bekledim. Oturduğum yerden bir gazeteciyi ve caddeden geçen insanları görüyordum ama yüzlerine hiç bakmadım. Daha çok hareketi izliyordum. Gün içinde görüşmemiz yarım kaldığından bir dostumu aradım ne yazık ki başka biriyle görüşüyordu.
Balık geldi gelmesiyle beraber telefonum çaldı. Arayan az önce aradığım ve öğrenciliğime damgasını vuran arkadaşımdı. Konuşmaya başladık ve yaklaşık yirmi dakika boyunca bir yandan balık soğumadan yemeye çalışarak onunla konuştum. Böylelikle yemeğimi onunla beraber yemiş oldum. Karşılıklı özleştik- geceleri yurttan çıkıp stadyumda yaptığımız muhabbetlerden dem vurduk. Özlemiştim. Dün geceden o yana aklımda çalıp duran ve benim için adı “Yıllar önceydi çok da güzeldi düşününce…” olan Teoman’ın Renkli Rüyalar Oteli şarkısı çalmaya başladı.
Yemeğim bitti bir süre daha yürüdüm. Aklımdan yıllar ve insanlar birbirine karışarak geçti. Bir cadde üzerindeki anılar o caddede yürürken adımlarınıza karışır ya.. Karıştı. Karıştım. Zaten hazırdım. Ankara’da olmayı ve insanlarla karşılaşmanın ne kadar kolay olduğunu düşündüm. Bir mağazaya girdim- nefti yeşil kadife bir ceket denedim. Onu da yalnız yaptığımı sanıyordum ki genç çalışan kız “Ceketiniz nasıl oldu hanfendi?” dedi. “Güzel” dedim. “Bence çok başarılı” dedi. Başarılı bir ceketi giyip giymek istemeyeceğimi düşündüm. Ama ona: “cepleri olsa ve ellerimi sokabilsem iyi olurdu” deyip almayacağım halde yalandan fiyatını sordum. Zaten o da bu sahtekarlığımı anladı ve diğer müşterilere ilerledi. Ben de ceketi çıkarıp yerine astım ve mağazadan çıktım. Yürüdüm. Eve gidebilirdim. Daha fazla boşta sallanmayı istemedim. Ev arkadaşım aradı. Arkadaşlarımız bize geliyorlardı. Duraktaki taksicilere aldırmadan yolun karşısına geçtim. Kenarda tek başına duran taksiye bindim. “Maliye’nin oradan Hoşdere” dedim. Taksimetrenin görebileceğim bir seviyeye yerleştirilmesinden mutlu oldum. Radyoda çalan şarkıyı time hatırlamıyorum ama sanırım şöyle bir şeydi ve sanki şu satırlardan ibaretti: söylemiştim ya, dinleseydin sen arada sırada/ bundan böyle olsa olsa sana merhaba merhaba” Biraz komiğime gitti. Çok şükür selamını esirgemiyor dedim içimden. Yolu izlemeden eve vardım. İyiydim.
Saçma sapan konuşmalar yapmak istediğim bir günümdeydim. Ama dinlenecek cinsten de değildi. Amaçsız ve eylemsizdi. Birkaç gündür içimde hissettiklerimin ancak bir tamiri ve bir telafisi vardı. Yazmak. Yazdığımda tüm zamanların benliğimde toplandığını hissettiğimden kendimi çok güçlü hissediyorum. Bu elbette kimsenin umurunda olmak zorunda değil. Sanırım sonbahar geldi benim için. Yaprakların dökülmesinin beynimdeki “yazma” kayışını titrettiğini anlamlandırmam yıllarımı aldı. Hala da anlamlandıramadım ama zannederim havadaki partiküller ve akşam güneşi bileşkesi kimyamı değiştiriyor. Hayatımdaki herkesi tek bir rüyada görmüş gibi oluyorum. Oldukça yorgun, zamansız ve sanki gün batmadan uyuyup uyandığımda gece olduğunu anladığım zamanlarda günü, saati, var olduğum yılı karıştırmam ve tuhaf bir korku ve ürpertiyle ağlayacak gibi olmam gibi. Tuhaf… Benim “Renkli Rüyalar Oteli”m de böyle bir şey…
Sonbahar akşamlarında gün batışında güneşin yüzünüzde bıraktığı ışıkla selam ederim.

Gözde

3 Şubat 2010 Çarşamba

tutun bana. elin yavaşça tutsun delinmiş ellerimi. süzülsün deliklerinden ellerimin kaybettiğimiz zaman... doldursun delikleri. ben tutunayım sana, izlerini bile süremediğim ekmek parçacıklarını hiç atmamış gibi. birkaç dakika önce olmamış bu kelimeler gibi, hafızanda biriktirdiğin, başından aşağı dökülen cam kırıklarının arasından gözlerinin gökyüzüne baktığı o an gibi tutun bana, en öldüğünde nefes aldığın gibi. elimden düşürdüğüm her bardakta- yere saçılan camlar açtıkça ellerimdeki delikleri- kim tutsa kanayan- getir kara merhemli gözlerini.

Bir sayıklama ertesi gözlerimdeki şişkinlikleri alan satırlar olmasa yine sana yazmayacaktım işin açığı. ne seni anacaktım, ne de bu şarkılarda yine dökülecektim yerlere. insan ölümü beklerken bile sana inanıyor işte- umut dünyası ne yaparsın. sanki bilerek koydun içime bunu. çıkarsam çıkarsam çıkarsam çık ----çık.... çık... çıkmıyor be arkadaş.sen gel çıkart desem; kaç kere yaptın, artık isteyemem senden bunu. yorgunsun biliyorum. İçimdeki çocuk okulları bitirdi, iş güç sahibi oldu, yine de büyütemedim biliyorsun. Rahme geri dönüyor her seferinde yeniden rahmeti bol yere. Bugün azcık kar serpiştirdi. Gel dedim, azıcık çık dışarı bir hava al. Almadı. Tutturdu rahim de rahim. Bereketin bol olsun dedim. İçimde balığa çıktı. Her defasında daha beter olta saplıyor hınzır. Bu sefer kimbilir hangi organımı tutacak. O keyfine bakarken, saplandıkça canım acıyor be arkadaş. İyiyim diyorum. İyiyim. İyiyim. İçimde balık tutan. Seni sordu geçen. Senden de diyemiyorum. Babası kim bilemiyorum. Babasız çocuklarım olduğunu görürdüm rüyalarımda. Hep doğurup doğurup hastane koridorlarında değil, sokaklarda koştururken görürdüm kendimi, şile bezi beyaz altı kanlı geceliğim... Mutlaka yağmur gibi dökülen yaşlar olurdu gözümden. Kucağımda çocuk koşuyorum- düşünebiliyor musun. Babası da yok. Nereye yetiştiriyorum acaba. Aklımdan neler geçiyor o vakit. Susadığım, dilimin kuruduğu, dudaklarımın çatlaklığı- he bir de uçuk çıkacak şimdi diyorum- ayaklarım üşüyor diyorum, bu çocuk bana ne kadar da büyük diyorum, üç babası var diyorum. Yok! Habire koşuyorum. Şimdi evin en gereksiz odasında oturmuş, sana göndereceğim kutuya dönüp dolaşıp yeniden dokunuyorum. Üç gün içinde öleceğimden acaba paketim sana ulaşır mı diye düşünmeden edemeyeceğim. Evden çıkarmama yedi saat kırk iki dakika kaldı. Yedi saat kırkiki dakika sonra evden çıkacağım, her zaman geçtiğim parkta su tutan kırık taşlı çökük yerin kıyısından bir kedi gibi geçeceğim. Tek bir farkla: kendime birkaç numara büyük gelen ayakkabılarımla düşmemeye çalışarak. Sonra alıştığım yönün yanlış olduğunun farkına varıp yine kendime sinirlenip geri döneceğim. Bakarsın bahaneyle bir sigara yakarım. Elimde sana göndereceğim paket- ve birden karlar düşmeye başlıyor gökten. İşte beklediğim uhrevi an geldi. Zaten sana tutkunum. Ellerim dona dona sigaramı içime çekip, nefesimi dışarıya seninle birlikte vereceğim. Sen uzaktan bana gülümsüyor olacaksın. Aslına bakarsan teorik olarak bu son bakışmamız olacak. Sonrasında ben hep sana el sallayan halimle bakıyor olacağım ama bakışmayacağız. Paketin içindekileri görünce şaşıracaksın. İşte beni bu tahrik ediyor. En ateşli sevişmelere bedel senin paketimi gördüğünde duyacağın şaşkınlık- hele bir de açtığında... Eş zamanlı olmasa da- ben her parçayı özenle koyarken, sen de her parçayı yavaşça eline aldığında ağlayacaksın. İşte orda gözyaşlarımız birbirine karışacak. Bu paketi eline alamadığını düşündüğümde tenim daha çok eriyor. Bu sefer içimde oltalar değil ağlar var sanki. Öylesine içimdeki ki kurtulmak mümkün değil. Dışında olan ağları yırtabiliyor insan.
Ağ demişken, nasıl da şimdi farkediyorum. 12 sene önce saat akşam 6'da- gunes tuhaf bir pembelik yayarken, hatirliyor musun kiyida bir bankta oturmus feribot bekliyorduk. Sen yine iki gunlugune gelmistin. Cok sozsuz bir halde birbirimize bakiyorduk. Ayri dusen hayatlarimizi konusmamiza gerek kalmadan elinde biletini tutuyordun. Isaret parmagin feribotun saatinin yazdigi bolmenin uzerinden gidip geliyordu. Oturdugun yerden one egilmistin, basin asagida, bakislarinsa kimbilir nerdeydi. Bense yaninda sana degmeye bile urkek.Sessizdim. Ufku izliyordum. Uzaktan bir gemi geçiyordu. Ağlarına takılmışım. Yanımda hafif bir kıpırdanma oldu. Boynunu yavaşça oynattın sanırım. Ben bakışlarımı bile kıpırdatmadım. Senin de benimle uzaktaki ağlara odaklandığını bilerek hissettim. Parmağın siyahla basılmış saatin üzerinden gidip gelmeyi durdurmuştu. Sanki tırnaklarını ilk kez görüyormuş gibi ellerine daldım. Bir balıkçının elleri gibi geldi bana. Deniz kıyısı bir köyde balıkçı olarak da büyüyebileceğini düşündüm. Gerçi o zaman bunu söylemek ne aptalcaydı. Oğlun, deniz bile görmeden büyümüştü. Annesiyse deniz denen olguyu tatillerden bilen bir kadındı. Seninse gözlerin dışında her yerin ada çocuğu olduğunu çoktan unutmuştu. Feribota 24 dakika kalmıştı. Saatim yoktu. Telefonumu ikide bir elime alıp anlamsızca dakikaları sayıyordum. Birden parmakların telefonu tutan elimisımsıkı tuttu. Her yerim morarıyor sandım. Sanki yeni doğdum da mosmordum. Hani çatlayacak bebekler olur ya. Sana bir çılgın gibi sarıldım. Yıllar geçiyordu ve bir kez olsun sana sesli- bir kez olsun sesimle "gitme" diyememiştim. Yine diyemedim. Gözlerimi öpüyordun. Bir daha bir daha bir daha... Tamam dedim. Tamam. Bu kez ben gideceğim. Binişini izleyemeyeceğim. Çok önemli bir şeymiş gibi çantamı sırtlandım. Sen de çok önemli bir hareketmiş gibi, sağ elinle saçına dokundun. Alnın iyice açılmıştı. Kumral saçların güneş ışığını eskisi kadar yansıtmıyordu. Dişlerin yıllarca içtiğin tütünden iyice sararmış, alnındaki kırışıklıklar iyice belirginleşmişti. Sana hiç öyle bakmamıştım. Dudağına çok küçük bir öpücük kondurdum. Bir şey diyemiyordun. Kafanı ani bir hareketle sağa bense sola çevirdim. Gözlerimiz ağlarda buluştu.
Yine ayrıldık.
Şimdi hiç olmamış çocuğumu koyduğum kutuyu elimde tutuyorum. Bununla birlikte sana 158 mektup yazmış olacağım. İçimde balık tutan çocukların sayısı gittikçe artıyor sanki. İçime ağ atan gemiler var.
Hiç çıkmadığım deniz yolculuğuna çıkıyorum.
Üç saat on beş dakika sonra üç haftadır çıkmadığım evimden çıkacağım.