2 Şubat 2021 Salı

Corvus Cornix

Sükunetle büyükşehir arasında bir zıtlık vardı.  Asla sonu gelmeyecek bir zıtlık. Gri, bulutsu bir mutsuzluğun içinde kıvranıp gidiyorduk. Tavandan boşluğa sarkan o eski avizedeki kristal gibi, lamba yanana kadar parlaklığımızdan, sönene kadar da basit bir cam parçası olduğumuzdan habersizdik. Ve bir gün o büyükşehirle sükunet arasında bir anlaşma yapıldı. Her yer sus pus oldu. Sanki bir rüyanın sakinleri, farklı bir rüyanın içindeymişçesine birbirlerini o rüyanın figüranları gibi görüyordu yalnızca. Basit, siyah, tanınmayan cisimler. İnsan değil gölgelerdiler. Bilinçaltının cambazlıklarıyla ip üstünde yürüyorduk. Hangimiz önce düşecek ölüme belli değil. Biri ters dönüp dengesini kaybettiğinde ip sanki üzerinde hiçbir kimse yokmuşçasına gergin, cambazlarını bekliyordu. Cambazlık başvurusu yapmamıştım oysa. Özgeçmişimde yoktu cambazlık tecrübesi. Sözlükten anlamına baktım. Özgeçmişimişi irdeleyip uygun düşen tecrübelerimi cambazlık altında listeleyecek öyle sunacaktım. Karıştırdım geçmişimi. Çocukluğumda bir kızın salıncaktan düşmesine neden olduğum o ilkokul parkı dışında pek bir macera gelmedi aklıma. Salıncak en yukardayken, ölüme değil yaşama atlamayı öğrettiğimden o kıza, o da heyecanlanıp atlamıştı da kafası kanamıştı salıncak çarpınca. Babaannesi okuldan almaya gelmeden hemen önce. Kurcaladım karanlık odalarını zihnimin. Muhakkak bir şey olmalıydı. Makbuldü cambazlar. Ustaydı. Ben usta değildim. Olsa olsa çırak olup atılmıştım ustalığa giden yoldan. Beceriksizdim ip, tel, at veya bisiklet üstünde. At üstüne de hiç çıkmamıştım zaten kahve fallarımda çıkan muradım dışında. Atlar kara lekeler gibi fotoğraflar veya takvimlerde uğrardı yaşamıma-bir tayın doğumuna şahit olana dek. Yolculuğa çıkacaktım. Yol, zihnimi kurcalamamı kolaylaştıracaktı.

Otobüste boş bulduğum koltuğa oturdum demek istiyordum ama otobüsün neredeyse şoförü bile yoktu. Ben hem yolcu hem şofördüm. Şoför koltuğundan kalkarak direklere tutuna tutuna asılıyordum yol boyu. Duraklara geldikçe koltuğa geçip frene basıyordum. Şükür ki çarpmadım kimseye. Usta bir şoför gibiydim. Sileceklerin yetişmediği alanlardaki kirler bile yoktu ön camda. Düğmeye basılmasa da duruyordum duraklarda. Öyle ya binmek isteyenler görünmese de binebilirlerdi. 

Üç beş karga bindi bir durakta. Simsiyah ve griydiler. Birisinin tüyleri yolunmuş gibiydi. Kapışmıştı belli ki. Diğerinin gagasında yarım ceviz vardı. Amerikan cevizi.  Yerli ceviz kalmamıştı. İyisindendi. Trafik ışığında kırdırmış belli. Üçüncüsü pek bir sakindi. Diğer ikisiyle ilgisi yok gibi görünüyordu. Yalnızca karga olmak için karga olmuştu. Belki sesi yüzünden onu yanlarına almışlardı ama sesi de çıkmıyordu ki bileyim. Onlara bakıyorum derken asla yapmamam gereken bir şeyi yaptım. Çekiçle kırdım camı. Paramparça ettim. Acil durum alarmı verdim. Şoför ben pek oralı olmadı. Hızla sürmeye devam etti. Kargalardan yoluk olan bana saldırdı. Gözlerini oyarım senin dedi. Oy dedim. Ağzında ceviz olan cevizi düşürdü. Ceviz beynim gibi saçıldı otobüsün yerlerine. Sessiz kargamsı, güvercinliğini çıkardı içinden. Soyundu çırılçıplak kaldı. Bembeyaz bir şey çıktı içinden. Bir posta güverciniydi ama artık ona ihtiyaç kalmadığı için kargaya dönüşmüştü. Paçasından gönderilmemiş bir aşk mektubu düştü. İsimsizdi. Mahalle ve sokağı belliydi ancak kapı numarası yoktu. Yazan kişi mahalleye mi yazmıştı mektubunu? Mürekkep yer yer akmıştı. Kapı no. İç kapı no. İç kapı no ne? Ancak devlet dairelerinde kullanılan bir ifade görmüş gibi gerildi yüzüm. Yazan bu yüzden mi boş bırakmıştı. İç kapı no ne onu bilmediğinden. Bunları düşünecek vaktim yoktu. Yoluk karga gözümü oyacaktı. Ben de oy demiştim. Yo oyamazsın değil. Oy. Saçmalayacak vaktim kalmamıştı. Şoför bene seslendim. Şoför ben. "Dur" Dur yoksa inmek yerine yeni bir yolcu olarak gelecek durakta bineceğim. Tehditimi önemsememiş olacak ki iyice gaza bastı. Ön cama martılar çarpıyordu. Çarptıkça kedilere dönüşüp kuyruklarını sokuyorlardı yan camlardan içeri. Birden yağmur da bastırdı silecekler yağmuru silerken, ilk karnemden notlar siliniyordu. Pekiyi ler önce pekiy sonra peki oldular. Sonra yarım yamalak silinerek "ek" olarak kaldılar. En son silecekler onları da sildi. Ve silik ve soluk bir "e" kaldı geriye.

Şoför ben gaza basmaya devam ediyordu. Ne garip ki artık yolda ne başka bir araç ne de başka bir yolcu ne de başka bir hayvan vardı. Yolcu ben, boş koltuklar arasında savruluyordum. Bir koltukta unutulmuş kırmızı bir şal buldum. Şalı boynuma doladım. Yündendi. Isındım biraz. Ancak bir süre sonra ıslak yün kokusu içimde tiksintiye benzer bir his yarattı. Kusacak gibi oldum. Hava almak istedim. Camlar açılmıyordu. Kusmak yaşamak demişti birisi bir belgeselde. Hayatta kalma içgüdüsüymüş. İçimizdeki toksinlerden, yabancı maddelerden ve zehirlerden kurtulmak için. Kimbilir hangi toksini içimden atamıyordum. Gözümü oymak isteyen karga boş koltuklardan birine geçmişti. Artık sakinleşmişti. Yoluk tüylerini düzeltmek istiyordu ama bu mümkün değildi. Üstüne karga paltosu giyen güvercin, soyunduklarını tekrar giymişti. Posta güvercini gözlerini kara tüyleriyle gizlemeye çalışıyordu. Cevizci koltukların birinin altında, parlayan tek bir küpeyle oynuyordu. Sükunet öncesi, bir kadının kulağından düşmüştü. Belki kalabalıktan itiş kakış olmuştu, belki kulaklığını ya da kaşkolunu takarken düşürmüştü. Farkında olmadan yitirdiği bir parlaklıktan sonra yoluna matlaşarak mı devam etmişti? Bilmiyordum. Yağmur hızla yağıyordu, sileceklerin gıcırtısı, boş otobüsün metal aksamlarının ve körüklerinin sesine karışıyordu. Az evvel parçaladığım camdan içeri su giriyordu. Otobüsün içi kayganlaşmaya başlamıştı. Ayakta duramıyordum. Birden kargalar bir araya geldi. Haince bir planları varmış gibi üstüme doğru geliyorlardı. Şoför bene seslendim. Dur şoför dur. Dur. Duramam dedi. Durakta durmazsam, yolun ortasında yolcu indirirsem ceza kesiyorlar. Güzergahı bilmiyor musun? Sakin durun. Dikkatimi dağıtıyorsunuz. Yolcuyla konuşmam yasak. Yoluma bakmalıyım. Zorlayıp durmayın. Beni işimden edeceksiniz.  Ama gözümü oyacaklar dedim çaresizce. Sustu. Ses etmedi. Tutuna tutuna şoför koltuğuna doğru yürümeye çalışırken, güvercin gözlüyle göz göze geldim. Ne yapabilirim dercesine baktı bana. Cevizci, yoluk tüylünün hamlesini bekliyordu, bir gözü de hala parıltılı küpedeydi. Kargalar parlak nesneleri sever. Derken tam şoför koltuğuna yanaşırken yoluk tüylü bana doğru havalandı ve gagasını kalbime sapladı.

Ah!

Uyandım. 

Dilim damağıma yapışmıştı. Üzerimdeki kırmızı battaniyenin tüyleri ağzıma girmişti. Dudaklarıma dokundum çatlak çatlaktı. Kurumuştu. Gözlerim kuruluktan acıyordu. Televizyonda haber vardı. Acıyan gözlerimle puslu gördüğüm spiker: "Onun adı Betty, fevkalade becerisiyle teli, kancaya çeviriyor;  uzun bir borunun içinden kancayla yemeğini çıkarıyor; ve bilim insanlarını hayrete düşürüyor. Şimdi bilim insanları, kargaların primatlardan sonra en zeki hayvanlar olup olmadıklarını tartışıyorlar."

Yerimden kalktım, Ekrandaki Betty'le göz göze geldim. Televizyonu düğmesinden kapattım.  

10 Eylül 2020 Perşembe

#tbt ile yüzleşme



Anne, anneannem de mi bebekti?

Anne, Atatürk de mi bebekti?

Anne, ben bebektim peki ya dedem de mi bebekti?




Bu türden sorularla karşılaşan, küçük çocuğu olan bir yetişkinin zaman olgusunu sorgulaması kaçınılmazdır. Çocukların zamana dair sorgulamaları kanımca çevresinde gördüğü ve anlamlandırmaya çalıştığı farklılaşan olgularla başlıyor. Örneğin gündüz ve gece, yaz ve kış gibi... Zamanın nasıl aktığı, farklı yerlerde aynı anın yaşanıp yaşanmadığı, zihni 3-5 yaş aralığında meşgul etmeye başlıyor.

Görece geç anne olmuş, orta yaşlı biri olarak bir canlının yaşam süresine dair sorgulamaların bu yaşlarda geçmişe oranla daha sık düşünülen bir konu olması muhtemel. Bunun bir sebebi, biyolojik varlık olarak zamanın, 20'li yaşlardan sonra 30'larda gece başını yastığa koyduğunda daha çok akla gelen bir konu haline gelmesi. Büyükanne, büyükbaba gibi aile büyüklerinin eğer hayattalarsa 80'li yaşlarda oluşu, anne babaların 60-70 yaş aralığında oluşu da yaşam süresi ve hayatta geçirdiğimiz, geçirmekte olduğumuz ve geçirebileceğimiz muhtemel zaman üzerine düşünmemize neden oluyor. Diğer sebebi ise, ben bu hayatta ne yaptım, ne yapabilirdim, bazı şeyleri farklı yapsaydım farklı bir hayatım olur muydu? Farklı olsa ne olurdu türünden sorunlar nedeniyle geçmişle şimdi arasında neden-sonuç ilişkisi kurarak düşünme çabası.

Oysa zaman akar mı? Zamanın bir ilerleme yönü var mıdır? Tek bir yönde mi ilerler? Gelecek geçmişten farklı mıdır? Zaman tekrar eder mi? Zamanın bir başlangıcı, ortası ve bitişi olur mu? ... Zaman hakkındaki düşüncelerimiz nasıl biçimlenir? İçinde bulunduğumuz toplumsal zamandaki zamana bakış açısıyla, bundan yıllarca önce yaşamış insanların zaman algısı birbirinden nasıl farklıydı? Ya da farklı mıydı? Geçmiş, şimdi ve gelecek var mı? Bunlar zaman tanrısı Kronos -Χρόνος tan bu yana cevaplaması zor sorular.

Bugünlerde sorguladığım konu zamanla olan ilişkimizin hangi mekanizmalarla nasıl şekillendiği ve son yıllarda neden geçmişle hiç işimiz bitmiyor ve neden hep geçmişle ilgili görseller paylaşıyoruz?

Bunun pek çok farklı kişisel sebebi olabilir elbette. Geçmişe özlem duymak, geçmişin bütün kirli, üzüntü verici, acılı, hastalıklı kısımlarını silerek güzellemelerle geçmişe geri dönmek istemek, geçmişteki kendini aramak, sadece hoşlukla geçmişi anımsamak, kaybedilen insanları anmak, kaybedilen doğayı, çevreyi ve yaşam tarzını aramak, geçip giden gençliğe hüzünle bakmak şu bu... Peki ama neden sürekli geçmişe yönlendiriliyoruz? Arabada dinlenilen nostalji radyoları, 90'lar partileri, haftalık paylaşılan geçmiş evlilik, mezuniyet, doğumgünü, çocukluk fotoğrafları...



İlk #tbt mi çıktı? Sahi ya bu #tbt nereden çıkmıştı?

Sosyal medya başlık etiketi #tbt kısaltmasının açılımı throwback Thursday- Sosyal medyada Perşembe günü geçmişten bir fotoğraf paylaşarak geçmişi yad etme akımının tam olarak ne zaman başladığı konusu biraz muğlak olmakla beraber çeşitli kaynaklarda ilk kullanımın Mark Halfhill adlı spor ayakkabılar üzerine yazan bir bloggerın 2006 yılında bu etiketi, eski bir spor ayakkabısından bahsederken kullanmasıyla başladığı belirtiliyor. Ancak asıl instagramdaki ilk kullanımı Time dergisine göre 2011 yılında bir kullanıcının eski oyuncak arabalarına ilişkin bir görseli paylaşırken etiketi kullanmasıyla başlıyor. (Kaynak: https://blog.hootsuite.com/how-to-use-tbt-for-marketing/).

Şu an instagram kullanıcılarının aşina olduğu üzere de bu hashtag benimseniyor ve yıllar içinde iyice yerleşiyor ve artık pazarlama için araçsallaştırılan bir yöntem olarak da yukarıdaki kaynak da okuyabileceğiniz üzere çeşitli biçimlerde de kullanılıyor. Ah mazi, hey gidi günler hey, şu an paçoz olabilirim ama biz ne adamlardık bir göseydiniz, biz de şöyle evlenmiştik, kızımız/oğlumuz da böyle tatlı bir bebekti, ben de şöyle bir çocuktum, neydik ne olduk, buralar bağlık bahçelikti, apartmanlarla doldu temalarıyla eşlikle hepimizin yer yer kullandığı bu etiket neden var? 

Neden Perşembe? Perşembe paylaşımlarda düşüş mü yaşanıyordu ve bu bir pazarlama hamlesi mi? Neden geçmiş? Herkes geçmişi anmak ister mi? Yukarıda kaynak olarak gösterdiğim blogda #tbt nin tarihini ne edeceksin sen otur da bunu nasıl kullanabileceğine bak diyerek, müşteri bağlılığını arttırma, takipçi sayısını arttırma, marka farkındalığı oluşturma gibi #tbt nin yararlarını saymakla bitirememiş ve bu etiketle ne gibi görseller, videolar, ses kayıtları v.b. paylaşılabileceğinin de reçetesini vermiş. Bir nostalji yapaduralım iş yine pazarda bitiyor burası şaşırtıcı değil. Ancak böylesine facebook, whatsapp, google photos, instagram gibi akıllı telefon kullanıcılarının sık kullandığı öğelerdek enformasyon akışının entegre olması ve bu uygulamaların birbirleri arasındaki geçişkenliklerini de hesaba katarsak sürekli bir geçmişle yüzleşme halinde yaşar hale geliyorsunuz. Google fotoğraflara her girdiğimde 1 yıl önce, 2 yıl önce klasörüyle fotoğraflar hızlı hızlı akıyor. Facebook her gün geçmişte bugün hatırlatması yapıyor, instagramda takip ettiğim kişiler/markalar/ kurumlar #tbt etiketiyle paylaşım yaparak geçmişten öğelerle çıkıyor. Tüm bu yukarıda saydığım uygulamalar kullandıkça kendi arşivlerini kişisel verilerimiz üzerinden gönüllü katılımımızla biraz farkında olarak biraz da olmayarak oluştururlarken bize ne oluyor; şimdiye ne oluyor?

Peki ya geçmişte de insanlar bu kadar geçmişe meraklılar mıydı? Meraklı olsalar dahi bu kadar görselle başetmek zorunda olmadıkları kesin.

Peki ya nostalji?

Dilimize Fransızca nostalgie kelimesinden giren nostalji Türk Dil Kurumu Güncel Sözlüğü'nde iki anlamıyla yer alıyor:

1) Geçmişte kalan güzelliklere olan özlem duygusu ve bu duygunun baskın bir duruma gelmesi, geçmişseverlik, gündedün

2) Değişime karşı duyulan korku sonucu geçmişe sığınma duygusu, geçmişseverlik, gündedün

Merriam Webster Dictionary'e göre, İngilizce'de nostalgia kelimesinin ilk kullanımı 1729. Etimolojisine bakıldığında Yunan nóstos (dönüş, eve dönmek) köküne de gidiliyor. Sözcüğün tarihi ve etimolojisi de bir dönüş içeriyor. Güvenle dönmek, güvenli bir yere dönmek...

Tüm bunlar şimdiden duyulan memnuniyetsizliği de içermiyor mu? Peki gerçekten de hem kişisel tarihlerimizde hep de insanlık olarak düşündüğümüzde geri dönmek isteyebileceğimiz bir altın çağ var mı? Bizim dönmek istediğimiz zaman diliminde yaşayanlar da muhtemelen daha geçmişteki bir döneme dönmek istiyorlardı. Örneğin şimdilerde 90'lar Türkçe popunu günümüz müziğine göre daha güzel bulanların anne babaları da 1990'larda 1970'lerin müziklerini arıyorlardı. Kimbilir? 

Şimdi şu Covid-19 salgın ortamında salgının hiç ortada olmadığı Kasım 2019'a dönmek ve herşeyi baştan başlatmak isteyebilirdik misal ancak öyle bir olgu olmadan da başka olgular nedeniyle geçmişe özlem duyuyorduk. 

Yazımı, kısa bir göndermeyle bitirmek istiyorum. Woody Allen'ın 2011 yapımı Midnight in Paris (Paris'te Gece Yarısı) filminde senaro yazarı Gil ve nişanlısı Inez, Inez'in ailesinin iş seyahatine Paris'i gezmek amacıyla eşlik ederler. Edebiyat ve sanat tutkunu romantik kahramanımız Gil, bir gece Paris'i tek başına turladığı sırada eski bir araba yanıbaşında durur ve karakterimizi bir partiye davet eder. Gil, bir süre sonra hep olmak istediği ve altın çağ olarak gördüğü 1920'ler Parisi'nde olduğunu farkeder ve en sevdiği yazarlar, müzisyen ve ressamlarla tanışır. Bu geçirdiği geceyle şimdisini sorgulayan Gil şöyle der:
"Eğer burada kalırsan be bu senin şimdi ne dönüşürse, bir süre sonra başka bir dönemin gerçek altın çağ olduğunu düşünmeye başlarsın. Varlığın ne demek olduğunu biliyorsun işte. Biraz memnuniyetsizlik verir, çünkü hayat da böyledir."
Paul ise şöyle bir tespit yapar: "Nostalji inkardır- acı dolu anın inkarı.. bu inkarın adı da altın çağ düşüncesidir. Farklı bir zaman diliminde yaşayanların şimdiki zaman diliminde yaşayanlardan daha iyi bir hayata sahip olduğuna dair yanlış düşünce- şimdiyle başedemeyen romantik insanların hayal gücündeki bir kusur... "
Evet... Sonuç: Hepimiz bebektik Ayda. Herkes farklı zamanlarda dünyaya bebek olarak gelir...
Gözde Ç.

1 Temmuz 2020 Çarşamba

Davetkârdan Tehditkâra Ev ve Dış Dünyayla İlişkiler



Salgınla geçirdiğimiz 3 ayda ev ve sokak, iş ve diğer tüm kamusal alanlar belleklerimizle çatışan bir şekilde günlük hayatta yeniden tanımlanıyor. Ve bu tanımlamaları uyguladığımız pratiklerle ya da bu süreçte asıl itibariyle yapamadıklarımız üzerinden yeniden tanımlıyoruz diye düşünüyorum. Bu sebeple bu sürecin en önemli sloganlarından biri olan #evdekal üzerinden kişisel tarihime biraz bakmak istedim.

Öncelikle şu soruyla başlayalım? Ne zaman evde kalırdınız? Bu soru da kentlerde ve küçük yerleşim yerlerinde olanlar için farklı cevaplar türetebilir. Sokağa çıkmak istemediğinizde, dışarda işiniz olmadığında, evin rahatlığında vakit geçirmek evle ilgili işleri yapmak istediğinizde, evde çalışmayı arzu ettiğinizde, dinlenmek istediğinizde mi? Seçimli evde kalışlar listesi uzar da gider. Bir de zorunda evde kalışlar var.. Örneğin hastaysanız,  dışarıdaki dünya size dışarı çıkmanız için hiçbir kolaylık sağlamıyorsa ve engelliyseniz, yaşlıysanız, yürümeniz zorsa, dışarı çıksanız dahi eğlence amacıyla dışarıda vakit geçirecek ve serbest zaman için dışarda tüketime ayıracak bir bütçeniz yoksa..

Başlı başına ev, kamusal-özel ayrımında özeli temsil eden, ataerkil toplum yapısı içinde öncelikli olarak kadınla özdeşleştirilen ve ekonomik olarak bakıma muhtaçla ilişkilendirilen bir alan. Evde kalmak da her şeyde olduğu gibi toplumsal cinsiyet algılarımızla şekillenen bir edim. Bu sorunlu ilişkilendirme yetmiyormuş gibi  "kızın evlenme çağı geçmiş olmak" anlamında kullanılan "evde kalmak" da yine kadınları evlenmedikleri için küçümseyen, seçilmeyen, beğenilmeyen kadın evde kalır önermesini de içeren bir ifade. Kısacası ev ve kadınlık durumunu bir arada değerlendirdiğinizde erkek egemen bir söylemle muhatap olmamak, toplumsal cinsiyet rolleri, kadının annelik ile sınırlandırılan varlığı v.b. konularla da bir tartışmaya girmek olanaksız. Ben bunları burada sınırlarımı aşacağı için bu aşamada yapmayacağım. Ancak bir kadının kişisel tarihine bakmanın da bu konulardan bağımsız olmadığını hatırlatmak isterim.

Böyle bir belleğin üzerine, salgınla birlikte, insanları dışarıya yönlendiren dışarıda hayat var sloganı gitti, yerine hayat eve sığar ve evdekal sloganları geldi.  Dışarıda insanı ölüme dahi götüren görünmez bir düşman ve kaçınması tam olarak mümkün olmasa da ondan korunmanın tek yolu da evde kalmak yaygın bir biçimde hayatlarımıza nüfuz etti. Eve yüklenen yeni (?) anlamlar ile birlikte kendini izole etmek, hatta ve hatta aynı evin içinde dahi ayrı alanlara çekilmek, kendi küçük kişisel kapsüllerimiz içinde korku ve endişeyle toplumsal kalkanlar örmenin mekanı ev olarak çizildi. Belki bir kısmımız  için zaten öyleydi. Kimileri karantinadan önce de karantina hayatlar yaşadıklarını belki bu süreçte farketti.

Kimileri için zulmün ta kendisi, kimi varlıklı ve kendi iç dünyasına yolculuk ettiğinde yoksulluk, yoksunluk, hastalık, geçim derdi ve iş kaygısı gibi ayrı virüslerle karşılaşmayanlar için ise kendine ayıracakları zaman oldu. Evde kalmak ve karantina, hashtag ortaklığı dışında müstakil, bahçeli evlerdebevlerde tatil gibi yaşandı.


Oysa büyük şehirlerin küçük evlerinde, birbirine bakan binalarda, göğü bile zor görüyorken bir konserve gibi hissetmemek üstelik evdeki nüfusa yetememek başka bir deneyim...

Öte yandan, evde kalmak,  bir tercihmişçesine gösterildi. Elbette, evde kalabileceği halde, sokağa çıkıp, ya umarsızca ya da salgını yeterince ciddi görmeyerek gezmeyi tercih edenler için değil bu sözüm ama evde kalmak bazıları için bir tercih değildi. Aksine, bazı ülkelerde yalnızca "key sectors" ifadesi altında tanımlanan iş kollarında çalışanların yaşadığını ülkemizde hemen hemen her sektörden milyonlarca insan yaşamak durumunda kaldı.



Bir yandan iktidar evde kal sloganının promosyonunu yaparken bir yandan ekonomiyi çevirmeye çalıştığından, evde kalma tercihini asla yapamayan ve yapamayacak olan çalışan kesiminin büyük bir kısmı için evdekal sloganını tekrar tekrar duymak ve bu kadar egemen bir baskıyla iş ortamında olmak pek çok insanı zorlu bir psikolojiyle baş etmek zorunda bıraktı.

Çok büyük bir kesim, hastalığa dair korku ve kaygılarla iş ortamında olmayla ve üstelik evde bakıma muhtaç çocuklarıyla, büyük anne ve babalara bıraksalar onlara zarar veririm kaygısıyla baş etmek zorunda kaldı.

Var olan ekonomik eşitsizliklerin, kültürel farklılıkların, kaygıların ve korkuların, yaş ve cinsiyet temelli ayrımların, iş verenlerin, iş sağlığı ve güvenliği konusuna verdiği önemin ne olduğunun altını çizen bir süreç oldu salgın ve evde kalmak da ev de bu sürecin en önemli sembolik göstergesi..

Ben, hayatımın çeşitli dönemlerinde evde kaldım. Her biri de kendi içinde sıkıntılı geçen dönemlerdi ve kendine has bunalımları oldu. Aşağıda bahsedeceğim. Ancak bu evde kalışım hali hazırda var olan kaygı ve korkularımın daha güçlü bir şekilde açığa çıkmasına neden olan, vicdani sorumluluğum gereği evde kaldığım dönemde de evde kalamayanlara karşı mahçup olduğum ve sonunda da evde kaldığım dönemde girdiğim karanlıktan sıyrılmaya büyük bir gayret göstererek işe döndüğüm bir dönem oldu.

Yakın geçmişime bakılacak olursa bu evde kalmalardan ilkini doktora tezimi yazarken yaşadım. Ankara'daydım evde yalnızdım. 2014 yılının sıcak yaz günlerini eşim ABD'deyken ısrarla bitirmek istediğim tezimle mücadele ederek geçirdim. Temmuz- Ekim ayları arası yalnızca temel ihtiyaçlar için dışarı çıkarak, uyuyamayarak ve her gün ayrı bir sorgulamayla, düşlerimde paragraflar yazarak, vücut ağrılarıyla geçmişti. Üstüste geçirilen üst solunum yolu enfeksiyonları, bitmeyen antibiyotik kullanımları, ağrılar, kaygılar...  Sokak, ve dışarıdaki hayat davetkar, Amerika davetkar ancak tezi bitirmelisin. Geceler gündüzlere karışıyor. Uykuyla uyanıklık arası zihnim durmadan çalışıyor, asla çıkamayacağım bir labirentte gibi sözlerin, bölümlerin, başlık ve alt başlıkların arasında kayboluyorsun. Çıkmıyorsun. Günlerce evde. Sıcak. Tezden geçmeme karşın, hayattan yeniden zevk almaya başlamam Ekim'de ABD'ye gidişimin ardından Ancak Aralık sonunda noel ve ardından yeni yılda gerçekleşmişti.

İkinci evde kalışım, hamileliğim sırasında 1 yıl sonra yine yazı Ankara'da evde geçirmemdi. Apartmanda mantoloma yapılması hafızamda derin izler bırakmış. İş yok. Hamilesin. Hava çok sıcak. 6. katta camların önünde sürekli işçiler geçiyor. Balkonunda yuva yapan güvercinin yuvasını bozmamışsın. Balkona çıkamıyorsun. Çıksan da matkap, toz, güvercin... Sonra güvercin yavruları çok yoğun bir yağmurda onları korumaya çalışmaya rağmen ölüyor ve sen hamilesin.. Ağlıyorsun. Sıcak. İskele üzerinde düşecekler mi diye duyduğum endişe bir yandan. Evde yatsan yatamıyorsun, otursan oturamıyorsun camdan biri pat diye karşına çıkacak diye... Arada pencereden işçilere çay uzatıyorsun, 2 ayın böyle geçiyor. Haziran'da Diyarbakır'da, Temmuz'da Şanlıurfa Suruç'ta IŞİD terör saldırısı... Arada kısacık ama kısacık bir tatil yapalım diyoruz. Tatilin ilk gününde otele varış. Akyarlar'dasın. Karnında büyümekte olan bebeğin artık iyice belirginleşmiş, karşılayan görevli biliyor musunuz diyor 3 yaşındaki bir çocuğun cansız bedeni kıyıya vurdu! Suriye'deki iç savaştan kaçan bir ailenin 3 yaşındaki bebeği Aylan...Sarsıyor. Beni ve dünyayı...

Yaz bitiyor daha bu işin Aralık sonuna kadar yolu var. Arada çıkmalar, dışarıda dolanmalar ama sıcak. Bir yandan fiziksel olarak büyüyorsun. Yürüme mesafesinde gidilecek, sosyalleşecek bir alan yok. Çoğunlukla yalnızsın. Arkadaşların işte, okulda, farklı yerlerde, ailen İstanbul'da. Yalnızsın. Derken Ekim'de Emek, Demokrasi, Barış Mitinginde Ankara Garı'nda canlı bomba saldırısı oluyor. Yüzlerce insan bu dehşeti yaşıyor. Onlarcası ölüyor. Evdesin. Üzülüyorsun. Çok üzülüyorsun. Korkuyorsun. Dışarıdan korkuyorsun. Tren, otobüs.. hepsi birer risk... hepsi bir korku aracı. Gidemiyorsun bir yere. Bekleyiş. Bir yandan tatlı, neşeli  ve heyecanlı bir yandan endişeli. Gittikçe büyüyorsun.

Üçüncüsü, doğum ve anneliğin ilk yılı. 2015 Aralık'ta anne olmanın ardından evde kalıyorsun. Bebeğin var. Yeni bir hayat... Bir mucizeyle an be an yaşıyorsun. İlk birkaç günün ardından yine yalnızsın. Yoo hayır aslında bu kez yalnız değilsin. Sen ve yavrun var. Her şey yeni bir keşif, her geçen gün o değişiyor fakat yaptığın işler, günün hep aynı.. Alt değiştir, emzir, uyuduğunda yemek, temizlik, etraf toplama, uyandı emzir, alt değiştir, uyudu hooop işler... Kış.. Dışarı çıkamıyorsun yine. Nereye götüreceksin minicik bebeği, AVM'ye mi? Zaten kış, soğuk.. Haftasonları hariç ki çoğunlukla haftasonu da yine evdesin. Aradan aylar geçiyor. Ev işleri, bebek bakımı, doktoralı olup çalışamama, seni bekleyen bir işin olmayışı...

Bir yandan kendi kişisel gündemin, mutlulukların, mutszulukların bir yandan Türkiye'de ardı ardına terör saldırıları... Ocak'ta, Şubat'ta Mart'ta...İstanbul'da, Diyarbakır'da, Ankara'da.. Haziran'da, Ağustos'ta Aralık'ta.. Sürekli evdesin, bitmeyen bir günü yaşıyor gibisin. Dayanamayacak gibi oluyorsun. Çocuğunu bırakıp da çıkabileceğin eşinden başka biri yok. O da bunalıyor. En fazla yarım saatlik bir yere gidip gelebiliyorsun. O da bir market, bir manav... Sen çalışan bir kadındın, sokağı, esnafı, insanlarla konuşmayı, birlikte çay kahve içmeyi, tiyatroya gitmeyi, sinemaya gitmeyi, seyahat etmeyi severdin...Bu dönemi de yalnızlıkla ve kısıtlamalarla anımsıyorum. Baharda ve yazın gidilen kısa seyahatler dışında ev EV EV... Evin el yapımı bir hücre gibi geldiği anlar oluyor. Yardıma ihtiyacın var ama o da pek mümkün olamıyor. 1 yılın sonunda iş buluyorsun. ÇIKIŞ.

Çok uzun bir aradan sonra toplu taşıma, metro, hayatın gündelik çok basit alışkanlıklarına o kadar yabancılaşmışsın ki, metroya binmek, kart okutmak, araç beklemek, kaldırımlarda yürümek, kuruyemişçiye gitmek.. Ankara'da yaşadığın yer itibariyle sokak yaşamından çok uzak kaldığın için Kızılay öylesine davetkar, öylesine çok uyaranla dolu bir yer ki misal.. Bazı günler 3 metro değiştirip Ankara koşullarında çok uzun olan Çayyolu-Keçiören, Keçiören-Çayyolu hattını Kızılay'da inerek 1 saat eve geç kalıp, emzirilmeyi bekleyen çocuğunu göze alarak sokağa yalnızca bakmak için harcıyorsun. Belki toplamda 3 ya da 4 kez..

İş hayatına başlamasıyla sokak tekrar davetkar bir yer olmaya başlıyor. Çocukla bir yere gitmek hep bir planlama, telaşlı bir hazırlık, yolculuklar ise bir bilinmeyen olarak görünse de... Haftada 3 gün de olsa ona bakan biri var ve o 3 günü işte de geçirsen evden çıktın bir kere. Akşam hayatı yine yok. Sinema, bar, tiyatro, arkadaşlarla buluşmak, konsere gitmek yine yok. Çünkü akşamları bırakacak kimse yok. Araya ailenin İstanbul'dan kısa süreli gelişleri oluyor. Onda da tedirgince, geç kalır mıyız düşüncesiyle 1 saatliğine eve en yakın AVM'ye (!) gidip dönüyorsun.

Dördüncüsü, şehir değişikliğiyle geldi. Artık başka bir ev. Üç evde kalma aynı eve denk gelirken bu dördüncüsü İstanbul. Bu kez de taşınmak için işten ayrıldın. Kendi isteğimiz olmasına karşın ailecek duyduğumuz hüzün... Bir yandan eşin yeni işi, sabaha karşı 5 buçukta işe gitmek için evden çıkıyor oluşu, onun çıkışından 3-4 saat sonra ağaran bir gün, kış... Yine ev hanımı olmayı hemen öğreniyorsun. Ev süpürmek, yemek yapmak, toz almak, yemek yapmak ve bunlardan fırsat bulduğunda çocuğunla oynamak... Bu süreci neden yalnız geçirmiş gibi anımsıyorum bilmiyorum. Belki Kasım ile Mart ayları arasında bir iki ağır soğuk algınlığını eşin Ankara'dayken kızınla birlikte tek geçirdiğin için. Çünkü yıllardır olmak istediğim yerdeyim, İstanbul'dayım, annem, babam, kardeşim, tüm akrabalarım burada ama ben yine çaresiz ve kendimi yetemez hissediyorum. Bu kez evde kalışım 5 ay sürüyor. İş yine bir ÇIKIŞ.

Beşincisi #evdekal. Bu kez  dışarısı davetkar olmaktan çok uzakta... Tehdit.. Dokunmak tehdit, solumak bile tehdit.. O sımsıcak güneş, o en sevilen mevsim, o cıvıltılı kuş sesleri, o binaların arasından yalnızca çok küçük bir kısmı görünen deniz, o boğaz, o kız kulesi, o büyüdüğün mahalledeki esnaf... gitsen de hiçbir şey aynı değil.

Yalnızca kendi evde kalışın yetmiyor. Kaygının doruk yaptığı dönemlerde evin kapısı çok güçlü bir sembol olarak karşında duruyor. Yalnızca ev kapısı değil, balkon, banyo, mutfak, evin bölümleri yeni hijyen ritüelleri için yeni anlamlarla yükleniyor. Kapı=tehditle ve riskle yüzleşme yeri/bariyer, balkon/dezenfekte etme sahası/ ürünlerin bekleme alanı/ dış dünyaya kendi kısıtlı alanından seyreyleme yeri, pencere/sınırlı seyirlik, banyo-arınma bölgesi tuhaf tuhaf anlamlar.. Tam bu durumun öncesinde okuduğum Sophie Mackintosh'un Su Kürü.. satır satır aklımda dolanıyor...


Zilin çalması, kapıya birinin gelişi, zorunlu ihtiyaçlar için dışarıya çıkıldığında temas edilen her yerin tehditkar oluşu ve eve gelenin, tehdit ve zararlı olabilecek her türlü koşulu sağlayan dışarının "kir"lerinden arınma ritüelleri.. Banyonun dışarda virüs bulaşmışsa hiçbir koruma v.b. sağlamayacağının bilinmesine rağmen tepeden tırnağa arınma ritüelini sürdürme.. Marketten alınanları dezenfekte etme... Hepsi daha yaparken aşırı hissettirmesine rağmen vazgeçememe. Marketten elinde poşetlerle gelip kapıda duran eşime kapıyı açınca zombi görmüş gibi donup bakmam ve basiretimin bağlanması bu sürecin aşırılığına dair kafamda yer eden en acayip görsellerden biri. Annemin, "damacanayı yıkadığım gibi sizi yıkamadım" ifadesi de bu süreçte evin dışından gelen nesnelerle kurulan ilişkiyi anlamak açısından bir özet niteliğinde sanırım.

Tüm bunlarla birlikte, anaokulu çağında çocuğu olan çalışanlara daha tanıdık gelecek zorluklar da cabası. Günün büyük bir bölümünü ev dışında geçiren çocuğun birebir anda evde yalnız olmaya başlaması, tüm bakım ve eğitim sorumluluklarının bir anda destek mekanizmalarının- okul, bakıcı, aile büyükleri gibi- devre dışı kalmasıyla anne ve babanın üstünde oluşu... Birdenbire değişen rutinleriyle, çocuğun değişen psikolojisiyle baş etmeye çalışırken, onun yaşadığı yalnızlık ve kaygıyı görerek kendi kaygılarınla başetmenin zorluğu, bir yandan uzaktan eğitime katılsın diye arzularken, bir yandan çocuk ekran karşısında öğretmeninin sorduğu sorulara dizini ısırarak, koltukta zıplayarak tepki verirken, istemiyor işte katılmasın diyebilme gerekliliği, ev içi çalışma düzeninin oluşturulmaya çalışılmasının çocuğumuzun varlığında zorluğu...

Ev bir anda ve aynı anda bir sığınma ünitesi ve hatta hücre,  iş yeri ve kreşe dönüşüyor.. odaların fonksiyonları, nesnelerin fonksiyonları yeniden tanımlanıyor. Örneğin ütü masası, çalışma masası görevi görürken, evin en az kullanılan odası zoom toplantılarıyla toplantı odasına dönüşüyor; balkon, ebeveynlerden birinin kısa süreliğine de olsa tek başına kalabileceği tek alan oluyor.

Bu kez dış dünya davetkar değil. O nedenle, tüm bu sürecin akabinde epey bir zamandır normal çalışma düzeniyle işe yerine gidip gelen biri olarak evden çıkmanın ve işe gitmenin, dolayısıyla kızımın bakımında destek alma gerekliliğiyle ev düzeninin bir daha değişmesinin yaşattığı endişeyi ve panik halini burada yazmayacağım. Temassız ateş ölçerin dili olsa ailecek endişemizin boyutlarını gözler önüne sererdi.


Özetle bu süreç her yaş grubunda silinmeyecek izler bıraktı. Bırakıyor da. Ev de bu sürecin yaşandığı en önemli mekanlardan biri oldu, oluyor. Distopik dizilerde izlediklerimizin gerçeğimiz olabileceği endişesini taşıyan biri olmama karşın bu gerçekliği yaşamak, sevdiğim ve her biri farklı risk grubunda yer alan aile üyelerim için kaygı duymak, hastalanırsak kimse kimseye bakamaz diye korku duymak, temas ettiğim tüm mekanları ve nesneleri yeniden tanımlamak ve hayatı eksilterek, yalnızca hayatta kalma modunda yaşamak salgının en önemli tahribatlarından oldu. Evde kalmak bir kadın için her zaman zordu. Bu süreç bu zorlukları katmerleştirdi.



Not: Hastalık riskinin çok yüksek olduğu, sağlık sektörü başta olmak üzere tüm sektörlerin çalışanlarının tecrübeleri, zorlukları çok başka türlü..  Bununla birlikte yalnız kalan yaşlılar, kanser hastaları ve yakınları, bir yakını hasta olup da yanına gidemeyenler, ayrı illerde ayrı ülkelerde kalanlar, yurtlarda karantinada kalanlar, çocuklarıyla karantinaya alınanlar, bir yakınını bu hastalıktan kaybedenler, cenazesi olanlar çok daha derin, çok daha ağır travmalar yaşadılar. Onlara beden ve ruh sağlığı ve sabır diliyorum...


5 Nisan 2020 Pazar

Yeni bir dünya düzenine doğru...




Boş sayfalara bakıp, parklarda oynayan çocukları, çığlık çığlığa zıplayışlarını düşünüyorum. Güneş terden alınlarına yapışmış saçlarına altın kıpırtsı gibi vuruyor. Kaydıraklardan peşpeşe peşbeşe kayıyorlar. Birinin eli burnunda, ötekinin sümükleri dudağının üzerinde hafif bir parlaklık yaratmış. Saçında tam 5 tane toka olan kız çocuğu oyuncağını salıncağa koymuş hızlıca hızlıca sallıyor. Bir anne bebeğini kucağında taşırken elini bebeğin seyrek saçlarında gezdiriyor. Doğumdan sonra daha karnındaki şişlik tümüyle geçmemiş. Deniz kıyısında paten yapan sevgililer sahilden gelen 1990'lar pop şarkılarından bir çeşni sunan uzun saçlı, yeni ısınmakta olan havaya ve güneşe rağmen siyah deri ceketli orta yaşlarındaki adamın "başlaaaamam biteceğini bile bile bu aşka başlaaamam" diye şarkı söyleyişine göz göze gelip gülümsüyorlar. Ben de bankta oturuyorum. Kulağımdaki kulaklığı boynuma almışım. Taze havayı yarı tıkalı burun deliklerimden soluyorum. Gözlerim güneşten kamaşıyor, kenarlarındaki kırışıklıkların daha da derinleştiğini, yüzümün güneşten hafif pembeleştiğini hissediyorum. Çimenler üzerinde gevşemiş uzanan insanlara, bir çocuğun fırlattığı ve şu an çimler üzerinde dönüp duran gökkuşağı renkli topuna bakıyorum. O sırada beyaz bir köpek sahibinin elinden fırlayıp topa koşuyor. Bir anne, sürekli baloncuk yapan köpük, balon ve sağlıksız plastikten yapılma oyuncaklar yapan adama kızgın bir ifadeyle bakıyor. Oğlu çoktan adamın arada bir yaptığı baloncuklar arasında kaybolmuş bile. Derken elime oturduğum banktan kıymık batıyor. Aldırmıyorum. Karşıdan kızım hızla koşuyor, kollarımı açıyorum ona sanki iki dakika önce sarılmamışım gibi hararetle sarılıyorum.
Öyle sıradan bir hayal, öyle yalın, öyle orta..

Salgın. Evde kalan şanslı azınlıktanım. Bir de dağdaki, ormandaki, sahildeki evinde kalanlar, bir de hiçbir şekilde evinde kalamayanlar var. İşe gitmese koronadan değil bu düzenden hastalanacak, dertten muzdarip olacak ve belki de yaşamını yitirecekler var. Bu hadiselerden 1-2 ay evvel 1 ay boyunca sol gözümün seğirmesinden tut da 20 yıl önce edindiğim ilk mail adresimin kendi seçimimle coronaaustrina oluşuna kadar her türlü negatif tesadüfün üzerinde zihnim dakikalarca gidip geliyor. Korkular, zihinde hiç tenefüse çıkmıyor.

El yıka. Belki saatte 20 kezi bulduğu bile olmuştur. Evde kişisel bakımını üstlendiğiniz yaş grubunda bir çocuğunuz varsa hem kendinizle, hem işlerle hem de çocuğunuzla uğraşırken sürekli kendinizi el yıkarken bulabiliyorsunuz. Neredeyse kanamak üzere olan sertleşen el üstleri, azan egzemalar.. Sosyal mesafe. Evde fiziksel bir uzaklaşma pek mümkün değil. Özellikle çocukla. Alt alta üst üste. Zaten çocuklar evde kaldıkça, minderler, yastıklar, yorganlar, örtüler yerlerde. Her yer parkur. Panik anne için her yer potansiyel virüs. Nesnelerden korkular. Damacanadan, kalemlerden, anahtardan, pencere kolundan, iş çantalarından... Her türlü nesne bir tehdit her türlü nesne bir yüzey. Her yüzey.. 3 gün, 5 gün, 17 gün... İnsan bir daha nasıl dışarı çıkar? Çıkar. Çıkacak. Çıkmalı. Al işte her şeye sosyal medya dediniz. Sosyal miymiş o sosyal medyalar. Ne kadar sosyaller? Sosyal ne? Tekrar düşünüyorum.

Tarih rahatlatırdı. Mikro ölçekteki sorunlara makro bakmayı öğretmişti. İktisat tarihi, insanlık tarihi, salgınlar tarihi... Salgınlar tarihine bakınca rahatlayamıyor insan. Okuyorum. Okuyorsun. Yok. Bir ufak umut bulurum okurken diyorsun. Yok. Her zaman seni teskin edenler de teskin edemez oluyor.


Ev halkından bir kişi bile dışarı çıkıyorsa- ki çıkıyor- tedirginlik yeniden başlıyor. Gün, grafik eğrilerine dönüşen binlerce hayatını kaybeden, hasta olan insan, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen çocuk youtube videoları, hadi bırak artık tableti, ellerini yıkadın mı, kızım elini ağzına götürme, gözünü kaşıma, bak yememiz lazım, kıyafetini makineye attın mı larla, pıs pıs pıs kolonyalarla, cırt cırt yırtılan kağıt havlularla, bip yapan ateş ölçer sesiyle, çamaşır suyu, domestos kokusuyla geçiyor.


Pek çok kadın gibi, evde kalmak iş yükünü de ziyadesiyle arttırıyor. Mesailer çocuğumuz uyuyana kadar bitmiyor. O uyusun diye gece yarısı 12de dahi beklerken, aman buna da şükür diyip kızsak bile vicdan muhasebesiyle başbaşa kalıyoruz. Üstelik de tam yatmadan evvel şöyle şeyler söylerse...
"Artık evde durmak istemiyorum. Arkadaşlarımı ve okulumu özledim. Ben vat ya merdivenle karşıki çatıya geçip oradan trambolinde zıplayıp aya çıkmak ve taş toplamak istiyorum" diyen kızım, evdeki oyuncaklarını "bize nasıl olsa kimse gelmeyecek, dağınıklığı da göremeyecek, çünkü hayatta virüs çıktı" diyor. "Hayatta virüs çıktı". Son günlerdeki cümlesi bu. Ya da "anne virüs geçince bana şunu alabilir misin?". Zaman ve mekan algımız tümden değişiyor.
Geçen gün şöyle bir öneriyle çıkageldi:
-Anne, artık herkes evinde sıkıldı ya.
-Evet..
-Bence herkes karavan alsın. Hem evde kalabilir hem de dışarıda olabilir.

********************************************************************

Bilinmezlik karşısında, sürekli okuyorsun. Sağlık kuruluşlarını, istatistikleri, dünya ekonomik forumunu, unicefi, tüm dünya kuruluşları hatta virüsün RNA dizilimini bile okuyorsun. Bu kadar çok "bilmek" mi insanı daha da panik yapıyor? Sayılar, dizilimler, kimyası, biyolojisi, dağılımı, projeksiyonu, matematik modellemesi.. Her yerden bir şey akıyor.
Daha bu salgın olayı çıkmadan, dünya çağında türlü felaket haberiyle yüzleşirken, insanlığın bu döneminin insan psikolojisi için çok zor olduğunu düşünüyordum. Kaldırma kapasitesi. Bir insanın yakınında, yöresindeki olumsuz bir haberi kaldırmasıyla, yalnızca farklı şehirlerdeki değil, tümden farklı coğrafyalardaki hatta dünyalardaki haberleri alıp zihninde işlemesi, bunları yorumlaması, bunlara yönelik duygulanımı kaldırabileceğimizin çok üstünde. Kırk yıl düşünsem bir yazıda Mustafa Sandal'a gönderme yapacağım aklıma gelmezdi ama şöyle demiş Musti (2020, s.202)
"Bugünlerde doksanlar yeniden gündemde. Bazılarının içinde hep bir özlem var ya, bunun esas nedeni bugün maruz kaldığımız bilginin ve buna bağlı olarak verdiğimiz tepkinin fazlalığı. İnsan beyninin yaklaşık 2,5 milyon GB hafızaya sahip olduğu tahmin ediliyor. Şu anda gün içinde ortalama 80 bin MB'lik bilgiye maruz kalıyorsak, muhtemelen bu rakam doksanlarda 10 bin MB kadardı. Bu bilgileri sindirme alanımız daha fazlaydı." Elbette, hayatın hızlı akışına, endüstri sonrası toplumlarda hızın ve riskin artışına dair çok sayıda çalışma var. Dileyen bunları da okuyabilir. Okumasına da gerek yok şu an içindeyiz zaten. Bütün o hızı, sistemi bir yandan sorguluyor, bir yandan da evden bile sürdürdüğümüz pek çok pratikle yeniden üretiyoruz.

Tüm bu kaosun içinde tüm bu olanları kaldırabilmek adına insan farklı pratikler geliştirdi. Bu pratikler de sosyal sınıflara göre farklılık gösteriyor.
Biri mizah, biri de yine nostalji oldu örneğin.. Sabahtan akşama kadar whatsapp kişilerimizle, gruplarımızda durumu ti'ye alan paylaşımlar dönüyor. Öte yandan kültürel belleğimizde yer etmiş imajlar, kişilere göndermeler.. Zeki Müren'li paylaşımlar, televizyonlarda başlatılan Türk filmi geceleri, Kemal Sunal'lar, Tarık Akan'lar, Müjde Ar'lar.. Geçmişin o "naif", "daha hiçbir felaketin uğramadığı" zamanlarına, "sevgi dolu" günlerine özlem.. Hulusi Kentmen çıkıp da "Ne virüsü yahu. Sarılın bakıyım çocuklar" dese, sanki her şey geçip gidecek..
Yoga yapanlar, meditasyon yapıp kendini rahatlatmak isteyenler, madalyonun diğer yüzünde de evinde dua ediyor. 
Bir de yalnızlığını örtbas etmek isteyen canlı yayıncılar, anlık paylaşımcılar, yemek yapanlar, youtuberlar, instacılar.. Hepimiz bir şekilde "canlı" olduğumuzu anımsatan, hayatta kalma stratejileri geliştirmeye çabalıyoruz.

Stratejiler, benim gibi günün çeşitli zamanlarını çeşitli korkulara ve üzüntülere ayırarak bir rutin kuranlar için pek işe yaramıyor ama elimizden geleni yapacağız...

Tüm kalbimle, sağlıcakla kalın...

Gözde Ç.



8 Ekim 2019 Salı

Dönüş

Sonbaharda yazmak adettendir. Bu mevsimin birbirini kusursuzca tamamlayan renkleri, yaprakların rüzgarla savruluşu, güneş ışığının düşüşü, hafif kapalı hava, erken batmaya başlayan güneş her yanıyla metafor doğuran bir mevsim..Veda, ayrılık, kopuş.. hep bu mevsime atfedilir..
Bugün bu kavramların aksi yönünde duran bir konu hakkında, dönüş üzerine yazacağım. Zihinsel ve mekansal bir geri vites...2002'den bu yana bir ayrılıp bir barıştığım eski sevgili gibi olan İstanbul'a, geçtiğimiz yıl bu zamanlarda geri döndüm. Hem de Türkiye sınırları içinde bu şehirle en çok karşılaştırılan, ne yazık ki hep İstanbul üzerinden ötekileştirilen ve varlıklarıyla değil yoksunluklarıyla anılan ve bu hiyerarşik söylemlerde hep kaybeden Ankara'dan... "Zavallı şehir Ankara", "İstanbul özleminin başkenti", popüler bir klişe olan "İstanbul'a dönmesi sevilen şehir" Ankara... Burada da zalim İstanbul yine yapacağını yaptı ve Ankara başka bir zaman diliminde yazı konusu olmak için aramızdan ayrıldı.
Burada zaten asıl konu karşılaştırmalı bir şehirler tahlili yapmak değil. Dönme işi. Dönüşün kendisi.

Hayatında dans ile tanışmış olanlar bir ayağının üstünde durarak sabit bir noktaya bakıp bir dönüş gerçekleştirmenin nasıl olduğunu az çok bilirler. Çalıştığınız salon neresiyse ya aynada/ ya duvarda ya da karşınızdaki insanda bir nokta tutarsınız. Eğer noktayı sabitleyemezseniz biraz baş döndürücüdür. Fransızca kökenli pirouette, Türkçe'de ise pürvet de denir bu dönüşe. Bir ya da birden fazla dönüş yapabilirsiniz. Son günlerde bu dönüşü düşünüyorum. Hareketi tamamlayabilmek için insanın hep temel bir başlangıç noktasına ihtiyacı var mıdır? Bedensel bir harekette olduğu gibi zihinsel bir harekette de, ya da göç gibi bir olguda da böyle bir başlangıç noktası ve geriye dönülmek istenilen ya da hep referans alınan bir nokta var mıdır?
Bu soruların cevabını bilmiyorum ama benim için bu nokta yıllardır İstanbul olmuştu. Güzelliğin, ilk gençliğin, kendi benliğini ve kişiliğini oluştururken aileyle kurulan sancılı ilişkinin, Üsküdar sahilinden İstanbul'u izlerken denizin üzerine kıpırdanan güneş ışığının, karmaşanın içinde bir çeşit kurulan düzenin, mahallenin, okulun, hislenmenin, geceyi ve aşkı düşünmenin altlık oluşturduğu bir referans ve dönüş noktası. İnsan ister ülke içinde olsun isterse bambaşka ülkelere kısa süreliğine ya da uzun süreliğine göç etmiş olsun sanıyorum ki böyle bir noktaya halen daha ihtiyaç duyuyor.
Bir şeyler yolunda gitmediğinde, özlem duygusuyla hatıralara sığındığında o hatıraların da mekansal bir boyutu oluyor ve gün geliyor kendinle ve yaşamla ilgili olmasını isteyip de olduramadığın ne varsa mesuliyeti bir şehirde olmaya ve olamamaya yükleyebiliyorsun. İşte böyle bir hikaye benimkisi.
Kısmi bir bağımsızlıkla başlayan Ankara'da öğrenci olma hali süresince, nasıl olsa okul bitince döneceğim meşrulaştırması nedeniyle dillendirilmese de yetişkin evrede İstanbul hep dönmek istediğim, içinde bulunduğum çözümsüzlüklere çözüm ve derman üreteceğini varsaydığım ve orada olsam başka türlü olurdu dediğim bir yerdi belki de uzun zaman. Ve nihayet geçtiğimiz yıl o şehre dönüldü. Oysa benim dönüşümü tamamlamaya çalıştığım süre içinde o duvarda/aynada/ insanda tuttuğum nokta çoktan kaybolmuştu. Baktığım noktanın coğrafi konumu aynı olsa da o noktanın içi zamanın delici matkabıyla delik deşik olmuş, rengi, şekli, her bir şeysi çoktan değişmiş ve halen de değişmekteydi. Bu durumda dönüşümü tamamlasam ve hareketim son bulsa da kafamda tuttuğum noktayı bulamamış olduğumdan referans noktama dönememiş oldum.  Büyüdüğüm semtten çok farklı bir semtte, farklı bir evde oturmaya başladım. Üstelik o semt yalnızca benim için değil, kentsel dönüşüm sebebiyle yüzlerce insan için de artık yabancıydı. Birbirine oldukça benzeyen, yan yana dizilmiş ilaç kutularını andıran balkonsuz binalar, pencereden bakınca görülen bina yığınları, sokakları kaplayan inşaat atıkları, tamamlanmamış, yarım bırakılan inşaatlar... Bildiğim semte gelince o da büyük oranda aynı kalsa da nüfusu gittikçe yaşlanmış, binalar yıpranmış, bakkal ve küçük işletmelerin yerini zincir marketler almıştı. Evimizin içinde yaşayan anne babamın yaş aldıklarını, kız kardeşimin yetişkin bir kadın olduğunu dönünce daha çok idrak etmiş, anne bile olmuş olsam da, hala insanların kafalarında "başka şehirde okumaya gitmiş evin büyük kızı" olduğumu bunca yıldır hissetsem de dönüşümle birlikte başka türlü bir şeye evrildiğimi hissetmeye başladım. Yıllardır kuruyemişçimiz olan M. abiyi son aylarında dükkanında görememem ve dükkanı başkasına devretmiş olabileceğini düşünmem de işleri iyice zorlaştırdı.
Yıllar geçmişti geçmesine, ve o yıllarda ben belki ayda 1 sonrasında da en fazla 3-4 ayda bir şehrimi ziyaret etmiş olsam da yine de kesin dönüş yaptığımda her şeyin aynı kalmasını beklemiş olmalıydım ki bu kadar etkileniyordum. Bu nasıl bir kafaydı.. Tam bu hislerle doluyken tesadüfi ve belki de bilinçli bir şekilde ayaklarım beni 7 yılımı geçirdiğim ortaokul ve lise eğitimimi aldığım okula getirdi. Okulun binasına ilk kez girdiğimde yanımda kızım vardı. Öğrencilik yıllarımda bir nevi maskotu olduğum bu okul da yıllar içinde büyümüş, tek bir yerleşkede faaliyet gösteriyorken yerleşkelerinin ve okullarının sayısını da artırmıştı ve büyük bir kurum olarak beni birlikte çalışmaya davet etti. Ve evet.. Şehrime dönüş yaptığım yetmiyormuş gibi okuluma da dönüş yapmıştım. Bu kez öğrenci değil çalışan olarak. Beni tanıyan öğretmenlerin/çalışanların varlığı, göz kenarlarında artan birkaç çizgiye rağmen tanıdık tebessümleri geçmişle bağlantı kurmama yardımcı oluyor olsalar da şimdi her şey çok başka türlüydü.

Nenemin artık hayatta olmayışı, evinin sokağından geçmeyişimiz, Kadıköy sokaklarının eskiden olduğu gibi haftaiçi akşam saatlerinde tenhalaşmayışı bilakis adım atacak yer olmayışı, Taksim meydanı, İstiklal caddesinin hali, İstiklal'e gidilmeyişi, İstanbul yerlisinin Ortaköy'ü turistlere bırakmış oluşu, Üsküdar iskele meydanının beton hali, Fikirtepe'nin acınası hali, babaannemlerinin muhitinin kentsel dönüşüm sebebiyle tanınmayacak hale gelmiş olması, o mahallede az sayıda kalan bahçeli evlerden biri olmaya çabalaması, bir zamanlar sırlarımı vermek için sarıldığım Karlıkbayırı'nda ağaçların kesilerek kafe yapılmış olması, kendimi bulmak için gittiğim nere varsa popüler bir yere dönüşmüş olması, şehrin yapısına bir türlü uyduramadığım gökdelenler diken gibi içimi acıtıyor. Kuşkusuz bunların büyük bir kısmı yalnızca nostaljik yakınmalar değil.. Bir şehrin dönüşümü yalnızca zamansal değil siyasal da..

Çok sevdiğiniz birini yıllar boyu göremeyip özleyip kavuştuğunuz anda yaşadığınız sorular bombardımanın altında kalmak çok güç bir duygudur. Bunu mekanlara, tüm yanlarıyla İstanbul'a uyarladığımda işler hiç de kolay değildi. Özlediğim gerçekten o mu? O hep böyle miydi? Yoksa o zaman da çok başka türlüydü de ben mi kafamda tüm bu özlemi yaşadığım için onu bu hale soktum? Çok değişmiş; ona ne olmuş? Ona ne yapmışlar? gibi sorular.. Biten ilişkilerin ardından hala kalbinizde bir sevgi kıpırtısı varsa yapılanlar gibi, hatıralardan tüm olumsuz yönleri çıkararak özlemeye devam edersiniz. Ya da gidip bir gün o kişiyle gerçekten yüzleşip elveda dersiniz. Bende böyle oldu. Ben dönüşümü tamamladığımda kendi hatıralarımdaki İstanbul'la yüzleştim ve ona hoşçakal dedim. Şimdi bu İstanbul'u da sevmeye çalışıyorum. Daha az sevilebilir olduğunu, daha "trend" olmaya çalışırken daha yapay, daha yüzeysel, daha kompleks, daha az çekici  olduğunu düşünüyorum ama  yine de sevdiğimi hissediyorum.
Dönüşümü tamamladığımda biraz sendelediğimi söylesem kötü bir dansçı olduğumu düşünmezsiniz değil mi?

Sevgiyle,

Gözde Ç. 

19 Haziran 2019 Çarşamba

Ankara günlerinden bir kesit

Sabahları, modern dünyanın katırı misali bir kolumda bilgisayarın bir kolumda yandan çarklı çantam Keçiören Gazino'da yokuş yukarı tırmanırken, 1.50lik boyuma fazla gelen sağdan ve soldan sarkan çantalarımla, uykusuz gözlerimi kaldırıp da yerden yukarı bakarken aklımdan tek bir kelime geçiyordu: ZOR. Bir de baktım ne göreyim 06 ZOR xx plakalı eski bir Mercedes. Pes doğrusu dedim o vaziyette o salak çantamın içinden bir de fotoğraf çekmek için telefonumu aramaya koyuldum. Ben telefonumu bulana kadar tesadüf arabanın sahibi geldi. Adamın nasıl bir zorluk içinde olduğunu anlamaya çalışmak eski Gözde'nin en büyük amacı olurdu ama o yokuş boyunca 37derece sıcaklıkta fotoğrafımı çekip işe doğru ilerlemeyi düşünecek kadar yüzeyselleşmişim. Fotoğrafımı çektim. Takdir-i ilahi dedim ilerledim. Şubat ayından bu yana önce yer altında bir yabancı, sonra kentin insanlarını inceleyen bir kaşif, sonra da o kentin insanlarına uzaktan bakmayı ve üçüncü bir göz olmayı bırakan bir ne?Ne olmuştum?
Boşver salla ya! Bu türden sorular sormanın da bir tarihi var.
Düşündüm de yolda hiç gülmüyorum. Kimse de gülmüyor. Gülümsemiyor. Sabah saatlerinde işe giden insanların doldurduğu metroda çocukların olmayışı da etken belki buna. Metro yolculuklarında kaydettiğim gözlemlerden birkaçı şöyle, 20 kişiden birinde bir LCW torbası, cep telefonuyla oyun oynayan insanlar, pembe, turuncu gibi parlak renkli kulaklığı olan az sayıda insan, kitap okuyan az sayıda insan, gazete okuyan hemen hemen hiç olmuyor. Bir keresinde bir bulmaca çözene kalem ikram etmem dışında kayda değer bir gazete okuyanı görmedim. Hadi dedim bari bir girişimde bulunayım akşam iş çıkışında Keçiören Gaizno'da Hacı Halim (? ) kuruyemişçisinden pamuk leblebimi yanındaki MİGROS'tan da gazetemi aldım metroya bindim. Keçiören-Çayyolu hattında ilk durak iyiydi klimalı klimalı ohhh gazetemi falan okuyorum çok havalıyım. AKM-Kızılay'da yine çanta, laptop bi de üstüne gazete derken nereye sıkışacağımı bilmeden o vaziyette tek bakabildiğim magazin ekine yöneldim. Yolculuğun son bölümü olan Kızılay-Çayyolu'nda ayakta giderken söz konusu eşyalarla gazeteyle cebelleştikten sonra tüm sayfalar bi yere dağıldı üstelik ellerim de karardı. Allah bilir metrodan çıktığımda da yüzüm gözüm is içindeydi. Yok dedim bu iş benim harcım değil en iyisi ben paşa paşa kitabımı okuyayım. Zaten spotify paralı, bizi de iki paralık etti aile üyeliği yapacağız diye, çoluk çocuk derdinden telefona müzik de yükleyememişim artık metro müzisyenlerini dinlerim. Haftada iki kez İzmir marşı, bir gesi bağları falan dinler yoluma bakarım dedim. O da olmadı. Çıkışta Yunus Markete giderim diye kendimi heyecanlandıracak halim yok. Önce insanlar metroda otururken ellerini nasıl tutuyorlar diye izlemeye koyuluyorum: ellerini ortada buluşturanlar, kollarını birbirine dolayanlar, ellerini dizlerinin üstüne bırakanlar, eli çenesinin altında uyumaya çalışanlar, ellerinde torba tutanlar, dosya tutanlar, kitap tutanar, telefon tutanlar... El ele tutuşan yok.
Yanyana oturup da konuşanlar var mı diye bakıyorum o da nadiren denk geliyor. Geçen gün konuşmaya dikkat kesileyim dedim o da şansıma öss sonrası tercih sendromunda birbirine girmiş bir aile denk geldi annenin 2 dakikada bir yok yok ben artık ilgilenmeyeceğim ne biliyorsanız yapın'dan ver şunu bakıyım diye tercih formunu elini alan duruma geçişi arasında bana bakmasından ürktüm başımı yere indirdim.
Şubat'tan bu yana CÖY'ün kitapları elime geçtiğinden midir nedir ha bire erkek yazarların erkekleri anlatan romanlarına denk geldim. Bir kadın yazar özlemidir geldi. Erkeklerin sesinden de sıkıldım. Boğucu sıcakata ne beni keyiflendirebilir diye çok kısa bir süreliğine gün ışığını gördüğüm yer olan AKM durağında çevreye bakınıyorum inşaat alanı gibi görünen ortamda tek canlı şey olan salkım söğüte tutunayım diyorum olmuyor. Çayyolu'nda indiğim durakta, lüks sitelerin altında hala akmaya çalışan, su kenarı bitkileriyle kendisini göstermeye çalışan "çay" kadar çaresiz hissediyorum bazen kendimi. Oysa zor değil benimki...

DEMİŞİM--- geçen yıl, yaz olmalı..
Bu yazıyı da yarım bırakmışım ama şimdi okuyunca, Ankara özlemi de gelince bir an paylaşayım dedim.

Sevgiler Ankara
Gözde Ç.

20 Mayıs 2019 Pazartesi

İhmal etmiştim...

I

Kırmızı üzerine çizgiler çektim
sonra fosforlu kalemlerle geçtim üzerinden
yokluğunu iyice ezberledim
bir dahaki müsamerede mikrofonla söyleyeceğim

seramik küpelerimi kırdım
avuçlarım arasında
ebruli renkleri darmadağın oldu
parmaklarım kesildi uçlarından
maviler kırmızılara boyandı
yeşiller çamura
boncuklar dolap kapaklarından savruldu
evren bir daha oluştu tozdan
ben bu kez doğmadım
kısmetimde yokmuş

sonra başka biri doğmuş benim yerime
kırmızı değil pembe severmiş
içine biraz masumiyet katmışlar anlaşılan
üstüne bir kelebek konmuş
bir tuhaflık var demiş pembeli
kanatları gri
parmağının ucuyla dokunmuş ürkek
kanatları tuzla buz olmuş

II

Uyuyormuşum meğer
yastıktaki saç tellerimden anladım
yastığın sağ tarafı ıslak
nemlendirdi avucumu uykudaki korkum
oturduğum yerden doğruldum
ilk iş geceden kalan çoraplarını aldım
top top
söylendim ezbere
ezbere ezbere ezberecesice
sonra üç çorap giydim külotlu
hepsi de yırtık çıktı
seninkileri kirliye benimkileri çöpe attım
etek değil pantolonumu kaptım
dolap kapağını bu kez kıçıma çarptım
şimdi de pantolona delik açtım
dursana daha yüzümü bile yıkamadım

deliğin üstünü örtsün diye bluz aradım
uzun bluzum yokmuş depoyu açtım
hurçları savurdum
koliyi açtım
pembe bir kazak buldum
kırışıklarından Ankara haritası yaptım

III

Oturuyorum buz gibi deniz
Oysa böyle miydiniz?
Kola, Fanta, Bira, Sprayt vaaaaar dı
söylerdiniz
tam oturduğunuzda şezlong kırılıp da sırtınız boşa gelse
kahkahayla gülerdiniz

söylemeyin boşuna klasiklerin şansı yok plajda
polisiye gider burda kum ılık bile olmasa da
yok canım ne münasebet tek gelmedim
güzel yer kapayım derdindeyim
o yüzden tek havlum
siz bunları boşuna dert etmeyin

olur mu canım kimse olmaz
siz görememişsiniz çoktan başladı yaz


Gözde Ç.