2 Şubat 2012 Perşembe

Borç uzayınca kalır dert uzayınca alır

İnsan neden borç alır? İnsan ne için borçlu kalır? Gönül borçlusu olmanın para borçlusu olmaktan ne gibi bir farkı vardır? Bana bir açıklama borçlusun George'daki, George acaba ne halt etti de bir açıklama b orçlandı? Ya Michael? George'un kendisine ettiği "Olmaz Michael bende de yok" lafına içerlememiş midir? Bütün bu soruların cevabı az sonra!

Bugün bu borç lafı aklıma takıldı birader. Baktım evde şöyle cümleler kuruyorum: "Bütün gün evde sessizlikle başbaşaydık. Neler yaptık? Rüya gördük beraber o bana sustu ben ona. "falan dedim no melankoli hayatım işimize bakalım REALISM götürsün seni e mi diyerek bu lafa taktım. Sen bu yaylaları yaylayamazsun kızım dedim de yine işe yaramadı. Hepimiz borçluyuz. Borçlu olduğumuz için de varız.
Endüstri sonrası kapitalizmin neredeyse olma haline dönüşen borçluluk hali, insanlar arasında ortaklaştıkça kanıksanıyor, kanıksandıkça da normalleşiyor. Kocaman saçlı adamlar, uzaydan vadalanmış yaratıkımsılar, birbiri ardına sıralanan ve en seksi, en ateşli, en arzu dolu ihtiyaçların görünürlüğü arttıkça insanların bu suni ihtiyaçları bir an evvel elde etmek istemesi bir yana, bir de bunları arzulamaktan uzak gerçek ihtiyaçlarını edinemeyenler var.
Borcun getirdiği ayrı bir zaman/mekan algılaması olduğunu düşünüyorum. Takvim sistemine yedirilen borç takvimi, ayın belirli gün ve zamanlarını "ödeme günleri" olarak tanımlamanın yanısıra bu belirli gün ve mekanda bir sözü yerine getirmenin vermiş olduğu ağırlığı da üzerinde taşıyor. Borçlanma yeni bir hadise değil elbette, kutsal kitaplarda bile borçlanmanın hukuku, borçlunun durumu ve hatta ömrünün borcu tamamlamadan bitip bitmeyeceği tartışılmış durumda. Borcu bu denli yeni kılan şey bana kalırsa gündelik hayatta zaman ve mekan algısını dönüştürerek iş, ev, hayat gibi kavramlara ve olgulara bakışı derinden etkilemesi.
Türkçe'de, borç kelimesi metafizik çağrışımları olan da bir kelime aslında. Gönül borcu, vefa borcu, boyun borcu, vatan borcu, namus borcu gibi birleşik sözlerden de anlaşılacağı üzere borçluluk insan bedeni ve ruhuna ayrı ayrı yük oluşturan bir anlam taşıyor. Her ne kadar borç ödemekle, yol yürümekle tükenir dense de borçtan kurtulmak da o kadar kolay olmamış. Borca batmak deyiminin bu kadar anlamlı olabileceği başka bir zaman söz konusu oldu mu bilmiyorum. Çünkü kasten borca battığımız bu günlerde her birimizin cüzdanında yer kaplayan plastik kartların, para gibi sanal bir değeri daha da sanallaştırdığı aşikar. Mal ve hizmet aldım diye şifre girerek alışveriş ettiğimiz bu kartların çıkarttığı küçük fişlerde çaktırılmadan onayladığımız "mal ve hizmet aldım" lafının gerçek anlamına kavuşması son ödeme tarihiyle mümkün. Son ödeme tarihi, insanı sürekli bir başlangıç ve sondan ibaret olan bir döngünün içinde düşünmeye itmiyor mu? Bu başlangıç ve son yanılgısı, o son günlerde borcunu ödeyemeyen insanların üzerinde sonu tekrar etme, ard arda sonu yaşama, zamanı yeniden başlatmaya muvaffak olamama gibi hissiyatlar oluşturuyor kanımca. Bu son ve başlangıç üzerine kurulu zaman kavramsallaştırması, "borcunuzu ödeyin aksi takdirde" lerle tekrarlanıp işi tehdite vardırırken iş, borçları ödemek için yapılmak zorunda olan bir araç, ev, borçları düşünüp yeni borçlar edinmemize neden olan mekan, bankalar ise yeri gelince haddini bildiren çağın mesihi olarak karşımıza çıkıyor.Borç üzerine kurulan dil, bu kelimeyi kullanmaktan sakınan haliyle insanı bağımlı hale getirerek gerek bireysel gerekse devletler düzeyinde alternatif bir varolma halinden uzaklaştırıyor. Aynalı kartlar, ne kadar da ironik. Kendine kredi kartı üzerinden bakan insanlar bu "fancy" imgeye tutunmaktan başka çare bulamıyor.
Yunanistan da iflas etti edecek zaten kardeş diyip bireyselleştirilen ülke ekonomilerinden de anlaşılacağı üzere hayat tüketip borçlanıp yalancı bonuslar kazanmak üzerine kurulu bir hal alıyor. Bu hafta 1000 tl harcayın 20 tl bonus kazanın demek, Süper Mario biraderin mantar yiyerek kazandığı ekstra canlardan farksız. İlerde ateş top gülle derken nasıl olsa o can da tükeniyor.
Yani velhasıl Michael'cım sen keşke zamanında George'a içelemeseydin sana "Olmaz Michael bende de yok" dediğinde. İyilik yaptı adam sana birader. Hiç değilse yokluğun yok olduğunu hep beraber bilerek yaşardınız. Bilinçlenirdiniz. Ayaklanırdınız filan. Şimdi ne oldu? Emekli Ali Amca, Belediye'den Rıza, esnaf Mustafa falan topumuz borçsuz kalmadık. Borçsuz kimse kalmasın bizce oldu.
Sana bir gönül borcum vardı sevgili okuyucum. Bu nedenle yazdım. Borcunuz ne kadar olursa olsun gönül borcunuz olmasın. Ne de olsa çekip gideceğimiz garanti; eee ne demişler "Borç uzayınca kalır, dert uzayınca alır."
Gönülden sevgilerle,

Gözde Ç.

1 yorum:

  1. hiç unutmam.. bir kış günü.. odtü beşeri binasında.. koridorda laflıyorduk sen de hemen yanımızda o enfes tını ile 'başlar ay doğarken saltanatı sultanıyegahın' söyledin.. sadece bu beş kelimeyi hem de.. ben dinledim.. çarpıldım.. zaman dondu.. kapılıp gitme sınırında dolaşıyordum zaten ki böylece hemen kıyıdaki uçurumdan aşağıya yuvarlandım haliyle.. ben oraya iki zımba teli ile tutuşuverdim.. bu image ise oradaki zamanda hala askıda.. belki az zihnini zorlasan cıkarırsın beni.. gerci ben resimlerde genelde kadraja girememişimdir hiç.. bir türlü becerip de hayranlığını ifade edemeyen, image'in her zaman azıcık berisinde duran odtü sosyolojiden bir hayranın.. ya da o akşama kayan zamana zımbalanmış adam vs. vs... neyse.. bu da benim için bir borçtu.. bu borca da bir isim illa ki gerekirse '5 kelime kalibreli iki zımba telli image borcu' diyeyim.. bu bir iki dakikalık vefakat bitmeyen hatıramı yadetmiş bulunayım.. en derin muhabbetle..

    YanıtlaSil